| | Üretsiz Blog oluştur

ON DORT MAHSUM A.S

ondortmahsum a.s hakkinda, islam,sinezen,medyaplayer.vb.

Yabis Çölünde Neler Oldu?

AA  

YABİS ÇÖLÜNDE NELER OLDU?       

  HADİS NO : 1)      

   Ebu Besir diyor ki; İmam Sadık Aleyhisselam’a    “Adiyat” suresindeki geçen Yabis (Kumsal Çöl) Vadisinin macerası ve Hicri 8. Yılda (O Mekanda) İslam Ordusunun kahramanlıklarıyla ilgili olay nedir? Dediğimde İmam Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdular.         “Yabis Çölünün halkı on iki bin süvari nizam idi, ölüm anına kadar Hz. Muhammed (s.a.a) ve Hz. Ali (a.s)’a karşı savaşacaklarına dair ahdedip el ele verdiler.Cebrail onların bu antlaşmasını Resulallaha haber verdi. Resulallah (s.a.a) de Ebubekir’i, daha sonra Ömer’i bir orduyla onlara doğru gönderdi. Bunlar bir netice elde etmeksizin geri dönüyorlar.Peygamber (s.a.a) bu kez Hz. Ali’yi muhacir ve ensardan oluşan dört bin kişiyle Yabis Vadisine doğru gönderiyor. Hz. Ali (a.s) ordusuyla birlikte Yabis Vadisine doğru hareket etti. İslam ordusunun Hz. Ali’nin komutasında onlara doğru yürüdüğü düşmana bildirildi. Düşman silahçılarından ikiyüz kişi savaş alanına doğru koştular. Hz. Ali (a.s) da bir gurup ashabıyla birlikte onlara doğru gelmişsiniz, ne yapmak istiyorsunuz? Diye sordular. Hz. Ali (a.s) onların cevabında şöyle buyurdu: “Ben Resulallah’ın amcasının oğlu, onun kardeşi ve elçisi Ebu Talip oğlu Ali’yim. Sizi Allahın birliğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine iman etmenizi davet ediyorum, eğer iman ederseniz yorar ve zararda Müslümanlarla ortak olursunuz”. Onlar Hz. Ali’nin sözüne karşılık şöyle dediler: “Senin sözünü işittik, savaşa hazır ol ve bil ki, biz seni ve ashabını öldüreceğiz! Bizim vadimiz yarın sabahtır” Hz. Ali (a.s)  da onlara cevaben şöyle buyurdu: “Yazıklar olsun size, beni ordunuzun çok olmasıyla mı tehdit ediyorsunuz,? Bilinki, biz Allah’tan, Meleklerden ve Müslümanlardan sizin aleyhinize yardım alacağız. Yüce Allah’ın gücünden başka bir güç ve kudret yoktur”Düşman kendi yerine dönüp mevzisini pekinleştirdi. Hz. Ali (a.s) da ordusuna dönüp savaşa hazırlanmaya koyuldu. Hz. Ali (a.s) Müslümanlara, gece vakti bineklerinin cihazlarını hazırlamalarını, kuşanmalarını, ve sabah erken düşmana saldırmak için hazır bir vaziyette olmalarını emretti. Sabah şafağı söktüğünde Hz. Al,i (a.s) ordusuyla birlikte  namaz kılıp düşmana saldırdılar. Düşman öyle gafil avlandı ki, Müslümanların onlara nereden saldırdığını anlayamadı. İslam Ordusunun geride kalanı henüz yetişmemişken onlardan çoğu öldürülüp neticede bir çokları da esir alındı ve malları ise Müslümanların eline geçti.Cebrail’i Emin, Hz. Ali ve İslam Ordusunun muzaffer olduğunu Hz. Peygambere haber verdi. Resulallah (s.a.a) mimbere çıkıp Allah’a hamt ettikten sonra Müslümanların düşmana galip olduğunu ve İslam Ordusunun sadece iki kişinin şahadete eriştiğini halka duyurdu.Daha sonra Peygamber (s.a.a) ve ashabı Medine’den çıkıp Hz. Ali’yi istikbal etmeğe koştular.Medine’nin bir fersahlığında Hz. Ali’nin ordusuyla karşılaşıp onlara hoş geldiniz dediler. Hz. Ali (a.s) Peygamber (s.a.a)’i görünce bineğinden aşağı indi, Peygamber (s.a.a) de bineğinden aşağı inip Hz. Ali’nin alnından öptü. İslam ordusunun istikbaline gelen Müslümanlarda Hz. Peygamber gibi Hz. Ali’yi kutlayıp bu fethi tebrik ettiler, düşmandan elde edilen bolca ganimeti ve esirleri görerek daha çok sevindiler.“Bu esnada Cebrail’i emin gök yüzüne inerek ve bu zaferden dolayı “Adiyat” suresini Resulallah’a getirdi.: “Soluk soluğa koşan atlara ant olsun, (Tırnaklarıyla) ateş çakıp saçanlara, sabah vakti baskın yapanlara, derken orada tozu dumana katanlara, bununla bir (düşman) topluluğun orta yerine kadar dalanlara”Peygamber (s.a.a)’in gözlerinden sevinç yaşları boşaldı, işte burada o meşhur sözu  Hz. Ali’ye buyurdular. “Eğer Ümmetimden bir gurubun, Hiristiyanların Hz. İsa hakkında dedikleri söz gibi senin hakkında söylemesinden korkmasaydım, senin hakkında öyle bir söz söylerdim ki, her nereden geçseydin ayağının altındaki toprağı götürür teberrük ederlerdi.”(1)(1) Bihar’ul- Envar, c,21 s,72.        

Ehlibeyt Hadisleri 2

litterfy161111t759d30icc1

 litterfy042600t511d32zb5

Ölüm Meleği İmam Ali Aleyhisselam'ın Şialarına Rahm Eder      
Salı, 10 Şubat 2008

İbni Abbas Hz. Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğu nakleder: Gökyüzü ehlinden İmam Ali Aleyhisselam’ı kendisine kardeş seçen ilk kimseler: İsrafil, Mikail ve Cebrail’dir. Ve gökyüzü ehlinden İmam Ali Aleyhisselam’ın sevgisiyle övünen ilk kimseler Allah’ın arşını omuzlarında taşıyan meleklerdir. Onlardan sonra cennetin anahtarlarını elinde bulunduran Rızvan ve ondan sonraki ölüm meleği olan Azrail’dir. Ve gerçektende ölüm meleği nebilere rahm ettiği gibi İmam Ali bin Ebu Talip Aleyhisselam’ın şialarına da öyle rahm eder. 

Kaynak: Menakibi Harezmi s. 72, Yenabi-ul Meveddet s. 133, Bihar-ul Envar c. 38 s. 335

Son Güncelleme Salı, 10 Şubat 2008
 
Tevella ve Teberra      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Onların namazı, orucu, ilim ve hadisleri sizi şaşırtmasın. Onlar kokuşmuş eşektirler.

Kaynak: Bihar-ul Envar c. 70 s. 125

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008 )
 
Ehli Beyt Aleyhimusselam'ı Ziyaret Etmenin Fazileti      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Eğer bir insan ömrü boyunca hacca gitse ama İmam Huseyin Aleyhisselam’ın ziyareti için Kerbela’ya gitmese Allah’ın ve Hz. Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in hakkını eda etmemiştir ve o hak onun boynunda kalmıştır. Çünkü Allah-u Teala İmam Huseyin Aleyhisselam’ın ziyaretini her Müslüman’a vacip etmiştir. 

Kaynak: Kamil-uz Ziyaret

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008 )
 
Tevella ve Teberra      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Her sabah neyi terk edersen et yalnız şu sözü terk etme. Allah Birinci ve İkinciye lanet etsin. 

Kaynak: Usulu Kafi c. 2 s. 530

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008  )
 
Ehli Beyt Aleyhimusselam'ı Ziyaret Etmenin Fazileti      
Salı, 10 Şubat 2008

İbni Sinan şöyle rivayet eder: İmam Caferi Sadık Aleyhisselam’ın huzurundaydım şöyle arz ettim; canım sana feda olsun babanız hac hususunda şöyle buyurmuştu “Hac için harcanan her bir dirhem karşılığında Allah-u Teala ona bin dirhem bağışlar”, peki İmam Huseyin Aleyhisselam’ın ziyareti hususunda ne buyuruyorsunuz? İmam Aleyhisselam şöyle buyurdu: İmam Huseyin Aleyhisselam’ın ziyareti için harcanan her dirhemin karşılığında Allah-u Teala bin, bin, bin (ta on bin kez tekrarladı) ona karşılık verir, derecesini de aynı oranda yükseltir. Allah ondan razı olur ve Hz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem ve İmam Ali Aleyhisselam ve Ehli Beyt Aleyhimusselam’ın tamamının duası onunladır ve bu bütün her şeyden daha yücedir. 

Kaynak: Kamil-uz Ziyaret

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008  )
 
Tevella ve Teberra      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Muhammed Bagır Aleyhisselam şöyle buyurdu: İmam Mehdi Aleyhisselam o ikisinin velayet ve muhabbetini zerre kadar taşıyanları kendi elleriyle öldürecek. 

Kaynak:  Bihar-ul Envar c. 53 s. 12

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008  )
 
İmam Ali Aleyhisselam'ın Şiaları      
Salı, 10 Şubat 2008

İbni Abbas Hz. Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu rivayet eder: Ya Ali Aleyhisselam! Gerçektende Allah seni ve seni seveni sevmektedir. Ve melekler senin takipçilerin ve senin şialarını sevenler için istiğfar ve tövbe ediyorlar. Kıyamet günü nida edenlerden biri şöyle nida eder: İmam Ali Aleyhisselam’ı sevenler nerdedir? Bir grup salih insan öne çıktığında onlara şöyle seslenilir: İstediğiniz her kesin elinden tutup cennete götürün. Gerçektende İmam Ali Aleyhisselam’ı sevenlerden her biri bin kişiyi ateşten kurtaracaktır. Daha sonra o nida eden tekrar feryat ederek: İmam Ali Aleyhisselam’ın diğer dostları nerdedir? Salih amelleri eşit olan bir grup kalktıklarında onlara: Dilediğiniz her şeyi Allah’tan isteyin denilir ve onların her birine diledikleri her şey eta edilir. Tekrar o nida eden seslenerek der ki: İmam Ali Aleyhisselam’ın diğer dostları nerdedir? İsyan ve günahla kendilerine zulüm eden bir grup kalkarlar; sonra İmam Ali Aleyhisselam’ın düşmanları nerdedir? Sayıları çok fazla olan bir grup ayağa kalktıklarında nida olunur ki: İmam Ali Aleyhisselam’ın düşmanlarından her bin kişiyi onun dostlarından birinin önüne getirin. Böylelikle onların her iyi ameli İmam Ali Aleyhisselam’ın dostlarının amellerine eklenir. Böyle olunca o günahkâr şialar cehennemden kurtularak saadete erişenlerden olurlar. Rivayetin devamında Hz. Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem buyururlar: Ya Ali Aleyhisselam! Sen yüce ve en üstün olansın. Sen makamı büyük ve şanı azim olansın. Seni seven herkes Allah’ı ve resulünü de sevmiş, sana düşman olanlarda Allah ve O’nun resulüyle düşman olmuştur. 

Kaynak: Meşarik-ul Envar s. 155, Bihar-ul Envar c. 7 s. 210, El-Katra c. 1 s. 248

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008  )
 
Tevella ve Teberra      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Ehli Beyt Aleyhimusselam düşmanları arasında ilk önce hüküm uygulayacak olan Muhsin Aleyhisselam’dır. Hükmü kendi katili ile Kunfuz arasında uygulayacak. O ikisi Birinci ile getirilecek. Onlara öyle ateşten bir kamçı ile vurulacak ki eğer dağa vursalar kül olur ve eğer denizin doğusuna vursalar batısı kaynar. Sonra İmam Ali Aleyhisselam kendisine düşmanlık eden Muaviye’yi Allaha şikâyet edecek. Sonra ilk üçü öyle bir kuyuya atılacak ki ne onlar kimseyi nede kimse onları göremeyecek. 

Kaynak: Kamil-uz Ziyaret s. 334

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008  )
 
Cennetin Nuru      
Salı, 10 Şubat 2008

Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve selem şöyle buyurdu: Allah-u Teala cennete bir sütun ve direk karar kılmıştır ki o, cennet ehline nur verir, tıpkı Güneş’in yeryüzü ehline nur vermesi gibi. O sütuna İmam Ali Aleyhisselam ve O’nun şialarından başka kimse varamaz. Cennet kapısında uzunluğu elli yıllık yol olan kırmızı yakuttan bir halka vardır ve her ne zaman o halka vurulacak olsa ondan şu nida yükselir: Ya Ali Aleyhisselam, ya Ali Aleyhisselam! 

Kaynak: Meşarik-ul Envar s. 68, Bihar-ul Envar c. 8 s. 122, Medinet-ul Meaciz c. 2 s. 362, Emaliyi Saduk s. 684

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2008 )
 
Tevella ve Teberra      
Salı, 10 Şubat 2008

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam Kemed dağından geçerken o ikisinin azapta olduğunu gördü. İmam Aleyhisselam onlara hitaben şöyle buyurdu: Allah kalbinde size karşı rahmi olana rahmetmesin. Yaptığınız kötü amellerin azap ve vebalini tadın ki Allah kullarına zulmetmez. 

Kaynak: Kamil-uz Ziyaret s. 326, Sevab-ul Amal s. 218, El-İhtisas s. 343, Bihar-ul Envar c. 30 s. 189


Ehlibeyt .a.s dan Hadisler

 Kopyası bayrak
Ehli Beyt Hadisleri
Salı, 10 Şubat 2009

İmam Ali Aleyhisselam Sıffın’da insanları cihada yönlendirirken şöyle buyurdu: Göç edin ve o kimselerle savaşın ki kendi günahlarından hiçbir şey eksilmeden onların günahlarını da omuzlarına alanın kanı için savaşanlarla. And olsun Allah’a Üçüncü kıyamete kadar onların günahlarının ağırlığını da omuzlarına alacaktır ve onların da kendi günahlarından hiçbir şey eksilmeyecektir. 

Kaynak: Tekrib-ul Maarif s. 293, Bihar-ul Envar c. 31 s. 310

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

( Salı, 10 Şubat 2009 )

İmam Ali Aleyhisselam şöyle buyurdu: Yakın bir zamanda evlatlarımdan biri Horasan civarında zehirletilerek şehit edilecek. O’nun adı benim adım ve babasının adı da İmran oğlunun adıdır. Bilin ki, her kim O’nu  ziyaret ederse, Allah onun geçmiş ve gelecek günahlarını, yıldızlar sayısı, yağmur damlaları ve ağaç yaprakları kadar olsa bile affeder.

Kaynak: Vesail-uş Şia c. 1 s. 435

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

Toprak Hadisi      
( Salı, 10 Şubat 2009 )

 Toprak Hadisi

İmam Muhammed Bagır Aleyhisselam şöyle buyurdu: Bilin ki gerçekten de Allah-u Teâla, tahir ve tayyip olan bir arz (toprak) yarattı. Ve orada şirin, zelal (berrak) ve içmesi yumuşak ve hoş olan bir suyu o topraktan coşturdu ve bizim velayetimizi ona sundu ve o toprak da velayetimizi kabul etti. Sonra o suyu o toprakta yedi gün cari etti (akıttı). Yedinci günden sonra bu suyu kendi mekânına geri çekti (toprağa). Sonra bu toprağın en temiz ve en değerli kısmından bir miktar aldı ve onu Eimme (Ehli Beyt) Aleyhimusselam’ın toprağı olarak karar kıldı. Ve sonra bu toprağın en aşağı kısmından bir miktar aldı ve bu topraktan bizim şialarımızı ve muhiplerimizi, bizim toprağımızın fazlı sayesinde yarattı. (bizim toprağımızın hürmetine). Eğer toprağınız kendi halinde kalsaydı, nasıl ki bizim toprağımız kendi halinde kaldı, siz ve biz aynı olurduk. Ravi arz etti: Yebne Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem bizim toprağımız neyle karıştırıldı? İmam Aleyhisselam şöyle buyurdu: Allah-u Teâla tuzlu, pak olmayan, murdar (pis) ve kötü kokulu bir toprak yarattı. Ve sonra acı, tuzlu ve kokuşmuş bir suyu o topraktan coşturdu. Ve sonra azameti Celil olan Emir-el Muminin Aleyhisselam’ın velayetini ona sundu, ama o kabul etmedi. Ve sonra bu suyu onda yedi gün akıttı. Ve sonra o suyu da kendi kaynağına geri gönderdi. Sonra bu pis kokulu habis toprağın en aşağı kısmından bir miktar aldı ve bundan küfür önderlerini tagutları ve facirleri yarattı. Daha sonra bu toprağın geri kalanını sizin toprağınızla karıştırdı. Eğer onların toprakları kendi haline terk edilip sizin toprağınızla karıştırılmasaydı, onlar asla salih bir amel işlemezlerdi. Emanetleri asla sahibine iade etmezlerdi. Şehadeteyni (iki şahadeti) asla demezlerdi. Oruç tutmaz, namaz kılmazlardı. Zekât vermez, hacca gitmezlerdi. Ve yüzleri de asla size benzemezdi. Ey İbrahim! Mümine Allah-u Teâla’nın düşmanlarından birinde güzel bir suret görmesinden daha ağır bir şey yoktur. Ama mümin bu suretin kendi suretinden ve mizacından olduğunu bilmiyor. Ey İbrahim! Ve sonra bu iki toprağı birinci suyla ve ikinci suyla karıştırdı. O yüzden görürsünüz ki, bizin şialarımız ve muhiplerimiz faiz yerler, zina ederler, livat ederler, hıyanet ederler, şarap içerler ve namazı terk ederler. Zekâtı vermezler, hacca gitmezler. Bunların hepsi bizim düşmanımız olan nasibinin cinsinden ve mizacından ve müminin toprağının onun toprağıyla karışmasındandır. Ve bu nasibi olan düşmanda zahitlik ve ibadet olduğunu görürsün. Namazda süreklilik vardır ve namaza önem verir. Zekâtı verir, orucu tutar. Hacca gider, cihat eder, hayırlı ve iyi ameller yapar. Bunların hepsi müminin toprağından, cinsinden ve mizacındandır. 

Müminlerin ve nasibilerin amelleri Allah-u Teâla’ya arz olunduğunda, Allah-u Teâla şöyle buyurur: Ben, Adlim (adaletin kaynağı) ve asla sitem etmem. Ben, Munsif’im (insaflı) ve asla zulüm etmem. İzzetim’e ve Celalim’e ve mekânımın yüceliğine and olsun! Nasibinin toprağından, mizacından ve cinsinden olan bir günaha mümin mürtekip olduğunda, ona asla zulmetmem. Bütün salih ameller müminin toprağından ve mizacındandır. Müminin mürtekip olduğu reddedilmiş kötü ameller nasibinin toprağından ve mizacındandır. Allah-u Teâla, her amelin kendi aslına cevherine (kaynağına) geri dönmesini emreder. Allah-u Teâla, yarattığı kullarından daha çok âlimdir, kullarına. Ey İbrahim! Burada bir zulüm, sitem ve düşmanlık görüyor musun? 

Daha sonra İmam Aleyhisselam şu ayeti buyurdu: Dedi ki: Allah korusun, eğer malımızı yanında bulduğumuz kişiyi tutmazsak o zaman biz zalimlerden oluruz. Yusuf- 79  Ey İbrahim! Güneş doğduğunda ve ışığını dünyaya yaydığında; ışık güneşten ayrı mıdır? Yoksa güneşle birleşik midir? Güneşin ışığı doğudan batıya kadar ulaşır ve sonra batığında ışık ona geri döner. Böyle değil mi, ey İbrahim! İbrahim arz etti: Evet, ey yebne Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem. Sonra İmam Aleyhisselam buyurdular: İşte böyle her şey kendi aslına, cevherine ve kaynağına geri dönecek. Kıyamet günü olduğunda, Allah-u Teâla, nasibilerden müminin toprağından, mizacından ve cinsinden olan şeyleri ve bütün salih amelleri çekip alacak ve mümine iade edecektir. Aynı şekilde müminlerden nasibinin toprağından, mizacından ve cinsinden olan şeyleri ve bütün kötü ve reddedilmiş amelleri alıp nasibiye iade edecektir. Ve bu iş adaletin ta kendisidir! Şüphesiz Allah, adildir ve isimleri de mukaddestir. Ve sonra Allah-u Teâla, nasibiye buyuracaktır: Sana zulüm etmiyorum. Bütün bu habis ve çirkin ameller senin toprağından ve mizacındandır. Ve sen bunlara, daha evlasın (yakın, layık, uygun). Ve bütün bu salih ameller, müminin toprağından ve mizacındandır. Ve mümin bunlara daha evladır. 

İmam Aleyhisselam şöyle buyurdu: Bu gün herkese kazandığının karşılığı verilecektir. Bu gün zulüm yoktur. Şüphesiz Allah, çabuk hesap görendir. Mümin- 17  Burada zulüm ve sitem görüyor musun, ey İbrahim! İbrahim arz etti: Hayır, ey yebne Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem. Belki burada üstün ve yüce bir hikmet, adalet ve açık olan bir beyan görüyorum. Daha sonra İmam Aleyhisselam şöyle buyurdu: Ey İbrahim! Kur-an’da olan ayetlerle bu manayı daha fazla açıklayayım mı? İbrahim arz etti: Evet, ey yebne Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem.  

İmam Aleyhisselam şöyle buyurdu: Pis ve habis topraklar, pis ve habis olanlar içindir. Pis ve habis ruhlar da pis ve habis topraklar içindir. Tayyip ve temiz olan topraklar tayyip ve temiz ruhlar içindir. Tayyip ve temiz olan ruhlar da temiz olan topraklar içindir. Onlar müşriklerin dediklerinden beridirler. Onlar için mağfiret ve kerim olan rızklar vardır. Nur- 26 

Ki, Allah, pisi temizden ayırsın ve pis olanı üst üste koyup hepsini bir yığın haline getirsin ve topunu cehenneme koysun. İşte bunlardır, hüsrana uğrayanlar. Enfal- 36   Ve sonra İbrahim şaşkınlıkla arz etti: Subhanellahil Azim. Anlayan için bu ne kadar da açık bir beyandır. Kalpleri tersine dönmüş bu mahlûkat onun marifetine karşı ne kadar da kördürler. Daha sonra İmam Aleyhisselam buyurdular: Ey İbrahim! Kuran’dan, ayetlerle, bu manayı daha fazla açıklayayım mı? İbrahim arz etti: Evet, ey yebne Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem.

İmam Aleyhisselam buyurdular: Allah-u Teâla ayetin de şöyle buyuruyor: Allah-u Teâla onların kötülüklerini iyiliğe çevirir. Allah, Bağışlayan ve Rahim olandır. Furkan- 70  

Allah-u Teâla bizim şialarımızın kötülüklerini iyiliğe ve bizim düşmanlarımızın iyiliklerini kötülüğe çevirir. Allah istediğini yapar ve irade etiği şeye hükmeder. Allah’ın hükmünü ne kimse değiştirebilir ne kazasını geri çevirebilir. Allah-u Teâla’nın yaptığından sorulmaz. Belki, onlardır sorguya çekilecek olanlar. Ey İbrahim! Bu hadis, gizli olan, batini bir ilimdir ve hazinenin sırlarından bir sırdır.  

Kaynak: Tefsiri Nur-us Sagaleyn, Kelimet-ul Meknune

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

( Salı, 10 Şubat 2009 )

Selmanı Farisi şöyle rivayet eder: İmam Ali Aleyhisselam, Ebu Bekir’le biat edildiği gün şöyle buyurdu: Ben sadece bir konuyu demek istiyorum ve ey siz dört kişi! (Selman, Ebu Zer, Miktad, Zubeyr) Sizi Allah’a ant veriyorum. Acaba Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’den şöyle buyurduğunu duymadınız mı? On iki kişi, altısı geçmişlerden, altısı sonrakilerden ateşten sandığın içinde cehennem kuyularının içindedirler. Öyle bir sandık ki ona kilit vurulmuştur. Öyle bir kuyu ki sahrası vardır. Allah-u Teala cehennemi alevlendirmek istediğinde o sahrayı kuyunun ağzından kaldırır. Cehennem o kuyunun alevinden Allah’a sığınır. Ben onların kim olduklarını Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’den sorduğumda şöyle buyurdu: Öncekiler, kardeşini öldüren Hz. Âdem’in oğlu Kabil, ikincisi Firavunların Firavunu, Hz. İbrahim ile Allah konusunda çekişen Nemrut ve İsrail oğullarından iki kişi ki Asumani kitabı tahrif, nebilerin sünnetinin değiştirilmesine sebep oldular. Biri insanları Yahudi, diğeri ise insanların Nasrani olmalarına sebep oldular. Onların altıncısı İblis’tir.Ama sonrakiler ise, Deccal ve Melune sahifesini yazan beş kişi. Ey kardeşim! Bunlar sana düşmanlık üzerine ahd ettiler ve senin aleyhine birbirlerine yardımcı olmak konusunda karar aldılar. Daha sonra onların isimlerini bir bir bana buyurdu. Salman diyor ki, biz dört kişi arz ettik ki: Doğru buyurdun biz şahadet veriyoruz ki bu konuyu Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’den işitmişiz. 

Kaynak: Kitabı Süleym s. 569, Bihar-ul Envar c. 30 s. 405

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

Salı, 02 Aralık 2008

İmam Muhammed Bagır Aleyhisselam yüce babalarından Hz. Resulullah Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder: Her kim sırat köprüsünden şiddetli bir rüzgâr misali hızla geçmek, sorgusuz sualsiz cennete girmek istiyorsa, benim ümmet arasındaki vasim valim ve halifem olan İmam Ali Bin Ebu Talib Aleyhisselam’ın velayetini kabul etsin. Ve her kim cehenneme gitmek istiyor ise O’na düşman olup O'nunla alakasını kessin. İzzet ve Celalim’e and olsun O, İlahi’nin girilmesi gereken Rahmet kapısıdır ki O’ndan yüz çeviren asla hedef ve maksadına ulaşamaz. O, hidayetin dosdoğru yoludur ve O Allah’ın kıyamet günü velayetinden sorduğu kimsedir. 

Kaynak: Emali Saduk s. 363, Bihar-ul Envar c. 38 s. 97

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

Çarşamba, 19 Kasım 2008

İmam Hasan Askeri Aleyhisselam şöyle buyurdu: Biz Ehli Beyt’e yardımda zayıf kalanlar eğer namazda düşmanımıza lanet okursa sesini Dünya’dan Arş’a kadar tüm melekler duyar.    

Kaynak: Müstedrek-ul Vesail c. 4 s. 410

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 ) 

 

( Salı, 10 Şubat 2009 )

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Yaşadığınız evler sizin için cennettir, defnedildiğiniz kabirler size cennettir, siz cennet için yaratıldınız ve cennete doğru gitmektesiniz. 

Kaynak: Fezail-uş Şia s. 75, Bihar-ul Envar c.8 s. 360

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )

 

( Salı, 10 Şubat 2009 )

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Herkim bizim eleştirilip düşmanlarımızın övüldüğü, bize düşman olanların sevildiği ve dostlarımıza düşman olunan bir mecliste oturursa Kuran’ı nazil eden Allah’a karşı kafir olur. 

Kaynak: Emali Saduk s. 55

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )
 
Ehli Beyt Aleyhimusselam'ın Velayeti Olmadan Hiçbir Şey Hak Edilmez      
( Salı, 10 Şubat 2009 )

Mufezzel, İmam Caferi Sadık Aleyhisselam’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: Allah-u Teala birlik ve padişahlığında yegâne ve benzersizdi. Sonra kendisini kullarına tanıttı ve emrini onlara bıraktı. Cenneti onlar için revan kıldı. İnsanlardan ve perilerden kalplerini pak ve temiz kılmak istediklerini bizim velayetimize aşina kıldı ve kalplerini tebah kılmak istediklerini de bizim velayet ve marifetimizden uzak kıldı. Ey Müfezzel! Ant olsun Allah’a, bizim velayetimiz olmadan Hz. Adem Allah’ın kudret elleriyle yaratılmaya layık olmadı. Hz. Musa bizim velayetimiz olmadan Rabb’iyle konuşmaya layık olmadı ve Hz. İsa İlahi’nin kudret tecellisi olamadı meğer Hz. Emir-el Müminin Aleyhisselam’ın velayetiyle. Konuyu senin için kısa ve öz olarak söyleyeyim, hiç kimse bizim velayetimiz olmadan ve bize kulluk etmeden Allah’ın rahmetine mazhar olmadı. 

Kaynak: El-İhtisas s. 244, Bihar-ul Envar c. 26 s. 294, El-Katre c. 1 s. 550

Son Güncelleme ( Salı, 10 Şubat 2009 )
 
Tevella ve Teberra      
( Salı, 10 Şubat 2009 ) 

İmam Caferi Sadık Aleyhisselam şöyle buyurdu: Bizi sevdiğini söyleyip de düşmanlarımızdan beraat etmeyen yalancıdır.  

Kaynak: Bihar-ul Envar c. 27 s. 59


Namaz Nasıl Kılınır?(Resimli Anlatım)

EZAN

ALLAH-UEKBER (4 defa)
ESHEDU EN LAILAHE ILLELLAH (2 defa)
ESHEDU ENNE MUHAMMEDEN RESULULLAH (2 defa)
ESHEDU ENNE ELIYYEN VELIYYULLAH -Bu ezanin bir parçasi degildir, ama okunmasi iyidir.-(2 defa)
HAYYE ELE-S SALAH (2 defa)
HAYYE ELE-L FELAH (2 defa)
HAYYE ELE HAYR-IL EMEL (2 defa)
ALLAH-U EKBER (2 defa)
LA ILAHE ILLELLAH (2 defa)



Ikâme

Ezandan sonra ikâmenin okunmasi da müstehap olup önemle vurgulanmistir.

ALLAH-U EKBER (2 defa)
ESHEDU EN LA ILAHE ILLELLAH (2 defa)
ESHEDU ENNE MUHAMMEDEN RESULUL-LAH (2 defa)
ESHEDU ENNE ELIYYEN VELIYYULLAH -Bu, ikâmenin bir parçasi degildir ama okunmasi iyidir- (2 defa)
HAYYE ELE-S SALAH (2 defa)
HAYYE ELE-L FELAH (2 defa)
HAYYE ELE HAYRIL EMEL (2 defa)
KAD KAMET-IS SALAH (2 defa)
ALLAH-U EKBER (2 defa)
LA ILAHE ILLELLAH (1 defa)


Ezan ve ikâmeyi okuduktan sonra su ameller yapilmalidir:

1-Niyet:

Namaza baslarken alemlerin rabbinin emrini yerine getirmek ve Ona yaklasmak için namaz kildigina niyet etmek ve ne yaptiginin farkinda olmaktir.Örnegin kalbinde,Edâ olarak üzerime farz olan ögle veya ikindi ve ... namazini kurbeten ilellah (Allah'a yakinlik için) kiliyorum diye niyet eder veya diliyle bunu söyler.


Sekil: 1

2-Tekbiret-ul Ihram:

Niyetten sonra;ALLAH-U EKBER demekle takbiret-ul ihram getirilir. Takbir getirirken beden sukünet halinde olmalidir ve 1. sekilde oldugu gibi takbir getirirken elleri kulaklarin hizasina kadar kaldirmak müstehaptir.


ŞEKİL2

3- Kiyam halinde (ayakta)

Fatiha suresi ve pesinden Kuran'dan herhangi bir sure örnegin ihlas suresi tam olarak okunur. 2. sekilde oldugu gibi. Buna kiraat denir.
 

Fatiha Sûresi
- BISMILLAHIRREHMANIRREHÎM
- ELHEMDU LILLAHI REBBIL ELEMÎN
- ERREHMANIRREHÎM
- MALIKI YEVMIDDÎN
- IYYAKE NEBUDU VE IYYAKE NESTEÎN
- IHDINES-SIRAT-EL MUSTEKÎM
-SIRATELLEZÎNE ENEMTE ELEYHIM GEYRIL MEGZUBI ELEYHIM VELEZZÂLLÎN


Tercümesi:


- Rahman ve Rahim Allah'in adiyla.
- Hamd, alemlerin Rabbi Allah'adir.
- (O) Rahman ve Rahimdir.
- Cezâ ve mükâfat gününün sahibidir.
- Yalniz Sana ibadet ederiz ve yalniz Senden yardim dileriz.
- Bizi dogru yola hidayet et.
- Nimet verdigin kimselerin yoluna; (onlar) ki ne kendilerine gazap edilmistir ve ne de sapmislardir.
 

Ihlas Sûresi


BISMILLAHIRREHMANIRREHIM.
- KUL HUVELLAHU EHED.
- ELLAH-US SEMED.
- LEM YELID VE LEM YÛLED.
- VE LEM YEKUN LEHU KUFUVEN EHED
Tercümesi:
- De ki: Allah birdir.
- Allah ihtiyaçsizdir. (Ve her sey O'na muhtaçtir.)
- Dogurmaz ve dogmamistir.
- Ve O'nun bir benzeri yoktur.
Kiraatla ilgili Bazi Hükümler

Namazin birinci ve ikinci rekatinda Fatiha suresi ve pesinden herhangi bir sureyi tam olarak okumak farzdir. Üçüncü ve dördüncü rekatta ise yalniz Fatiha suresini okuyabilecegi gibi tesbihat-i erbaayi da okuyabilir.
Harf ve harekeleri dogru bir sekilde talaffuz edebilmek için kiraati sahih bir sekilde ögrenmek gereklidir.
Namaz kilan erkekse ögle ve ikindi namazlarinda Fatiha ve sureyi sessiz, sabah, aksam ve yatsi namazlarinda ise sesli okumasi farzdir. Ama eger namaz kilan kadin ise sesli kilinmasi gereken yerleri sessiz okuyabilir.
Namazda kasitli olarak sesli okunmasi gereken yerleri sessiz ve sessiz okunmasi gereken yerleri sesli okumak câiz degildir. Ancak yanlislikla okursa sakincasi yoktur.
Tesbihat-i erbaa, tesbihat-i erbaa'nin yerine okunan ve yine ihtiyat namazinda okunan Fatiha suresi sessiz okunmalidir.
Sessiz okunmasi gereken namazlarda birinci ve ikinci rekatta "besmele"yi sesli okumak müstehabtir.
Fil suresiyle Kureys suresi ve Duha suresiyle Elem Nesreh suresi bir sure sayilir.


Sekil: 3-4

4- Fatiha ve sure okunduktan sonra 3. sekilde oldugu gibi rükua gidilerek SUBHANE RABBIYEL EÎM-I VE BI-HAMDIH(Yüce Rabbim münezzehtir ve Ona hamd ederim) veya en az üç defa SUBHANELLAH(Allah münezzehtir) söylenilir.
Daha sonra 4. sekilde oldugu gibi dogrulup ayakta durarak, secdeye gitmeden önce SEMIELLAH-U LI-MEN HAMIDEH (Yani: Allah, Ona hamd edenin senasini kabul buyursun,) zikri okunur.

Rüku Ile Ilgili Bazi Hükümler
Namazin her rekatinda bir defa rüku yapilmalidir.
Rükuda, eller dizlere ulasincaya kadar egilmek gerekir.
Rüku zikri okundugunda beden hareketsiz olmalidir.
Secdeye gitmeden önce rükudan kalkip tamamen dogrulmak gerekir.
Rükudan tam olarak dogrulduktan sonra SEMIELLAH-U LIMEN HAMIDEH demek müstehaptir
.


Sekil: 5 Sekil: 6

5- Rükudan sonra secdeye varilir ve yedi uzuv (alin, el içleri, diz kapaklari ve ayaklarin bas parmaklari) 5. sekilde oldugu gibi yere birakildiktan sonra SUBHANE RABBIYEL ELA VE BI-HAMDIH (Her seyden yüce olan Rabbim münezzehtir ve Ona hamd ederim) zikri veya en az üç defa SUBHANELLAH (Allah münezzehtir) söylenir. Daha sonra 6. sekilde oldugu gibi basi secdeden kaldirarak oturulur.


Sekil: 7 Sekil: 8
 

6- Ikinci secdeye gidilerek birinci secdede söylenenler tekrarlanir. 7.ve 8. sekillerde oldugu gibi.

Üzerine Secde Edilen Seyin Sartlari
1- Üzerine secde edilen sey toprak, tas, çakil gibi yer denebilecek veya yerden üreyip de yenilip giyilmeyecek bitkilerden olmalidir.
2- Üzerine secde edilen sey pâk olmalidir.
3- Üzerine secde edilen sey sabit olmalidir.
Secde ile ilgili Bazi Hükümler
Namazin her rekatinda iki secde yerine getirilmelidir.
Secdede yedi uzvun (alin, iki elin içi, diz kapaklari, ayaklarin bas parmaklarinin uçlari) yere temas etmelidir.
Secde edilen yerle ayaklarin birakildigi yer bir hizada olmalidir. Ancak biri digerinden dört bitisik parmagi geçmeyecek miktarda yüksek veya alçak olursa sakincasi yoktur.
Secde halinde beden hareketsiz olmalidir.
Iki secde arasinda tam olarak oturmak gerekir.
Secdeye giderken ve secdeden dogrulduktan sonra tekbir getirmek (ALLAH-U EKBER) demek müstehaptir.


Sekil: 9

7- Birinci rekatin ikinci secdesinden sonra ayaga kalkip Fatiha ve bir sure okunur, daha sonra 9. sekilde oldugu gibi kunut tutulur.

Kunut Duasi

Kunut, namazin ikinci rekatinda, rükua gitmeden önce yerine getirilmesi önemle vurgulanan müstehaplardandir. Namaz kilan kunutta Allahi zikrederek dünya ve ahiretle ilgili istek ve hacetlerini dile getirip dua eder ve Yüce Allah'tan günahlarinin bagislanmasini diler; kunutta mümin kardesler hakkinda her türlü hayir dua da bulunabilir ve özellikle kunutta Kuran-i Kerim'de yer alan veya Peygamber ve Ehl- Beyt Imamlarindan nakledilen dualari okuyabilir.
 

Örnegin su dualar kunutta okunabilir:
 

"RABBENA LA TUZIG KULÛBENA BADE IZ HEDEYTENA VE HEB LENA MIN LEDUNKE RAHMETEN INNEKE ENTEL VEHHAB"
(Âl-i Imran-8)
Tercümesi: Rabbimiz, bizi dogru yola hidayet ettikten sonra kalplerimizi saptirma ve kendi katindan bize rahmet bagisla süphe yok ki sen fazlasiyla bagista bulunansin.

Veya:


"RABBENA ATINA FIDDUNYA HASENETEN
VE FIL AHIRET-I HASENETEN
VE KINA EZABEN-NAR"
(Bakara-201)
 

Tercümesi: Rabbimiz dünyada da bize iyilik ve güzellik ver; ahirette de iyilik ve güzellik ver ve bizi atesin azabindan koru.



Sekil: 10
 

8- Kunuttan sonra birinci rekatta oldugu gibi rükua gidilir ve pesinden iki secde yapilir. Iki secdeden sonra 10. sekilde gösterildigi gibi oturulur ve tesehhüt okunur; tesehhüt söyledir:
ESHEDU EN LA ILAHE ILLELLAH VEHDEHÛ LA SERÎKE LEH VE ESHEDU ENNE MUHAMMEDEN EBDUHU VE RASÛLUH
ALLAHUMME SALLI ELA MUHAMMEDIN VE ÂL-I MUHAMMED.
Tercümesi: Sehadet ederim ki, Allah'tan baska ilah yoktur. Tektir, ortagi yoktur. Ve sehadet ederim ki, Muhammed O'nun kulu ve elçisidir. Allah'im; Muhammed ve Ehl-i Beyt'ine rahmet gönder.

Tesehhüt Ile Ilgili Bazi Hükümler:
Namazin ikinci rekatinda ve son rekatinda iki secdeden sonra tesehhüt okumak farzdir.
Tesehhütte, sag ayagin üst kismi sol ayagin içine gelecek sekilde sol bacak üzerinde oturmak müstehaptir.
Tesehhütten önce EL-HAMDULILLAH veya BISMILLAHI VE BILLAH VEL HAMDULILLAH VE HAYRUL ESMAI LILLAH. demek ve tesehhütten sonra VE TAKABBEL SEFAETEHU VERFE DERECETEH. demek müstehaptir.


Sekil: 11

 

9- Kildigi namaz iki rekatli namaz ise tesehhütten sonra, 12. sekilde (sonraki bölümde) açiklandigi üzere namazin selami okunarak namaz bitirilir; ama kildigi namaz üç veya dört rekatli namaz ise 11. sekilde oldugu gibi ayaga kalkilir ve.üç defa tesbihat-i arbea okunur.
Tesbihat-i arbaa söyledir:
SUBHANELLAHI VELHAMDU LILLAHI
VE LA ILAHE ILLELLAHU VELLAHU EKBER
Tercümesi: Münezzehtir Allah.
Bütün hamdlar O'nadir.
Ve Allah'tan baska ilah yoktur.
Ve Allah en yücedir.
1-Namazin üçüncü ve dördüncü rekatlarinda rükua varilmadan önce üç kere tesbihat-i erbaa okunmalidir.
2-Namazin üçüncü ve dördüncü rekatlarinda tesbihat-i arbaa yerine yalniz Fatiha suresini de okumak caizdir.
3-Namazin üçüncü ve dördüncü rekatlarinda tesbihat-i arbaa veya Fatiha suresini sessiz okumak farzdir.


Sekil: 12
 

10- Tesbihattan sonra rükua gidilir ve iki secde yapilir. Daha sonra dördüncü rekat için ayaga kalkilir ve üçüncü rekattaki ameller aynen tekrarlanir. Sonra tesehhüt için oturulur ve tesehhüt okunduktan sonra namazin selami okunur. Selam söyledir:
ES-SELAMU ELEYKE EYYUHENNEBIYYU VE RAHMETULLAHI VE BEREKATUH ES-SELAMU ELEYNA VE ELA IBADILLAH-IS SALIHÎN.ES-SELAMU ELEYKUM VE
RAHMETULLAHI VE BEREKATUH.(12. sekilde oldugu gibi.)
 

Tercümesi: Selam olsun sana ey peygamber ve Allah'in rahmet ve bereketi sana olsun.
Selam olsun bize ve Allah'in salih kullarina.
Selam olsun size ve Allah'in rahmet ve bereketi size olsun.

 

Abdest Nasıl Alınır?(Resimli Anlatım)

Abdest ayeti:

Ey inananlar, namaza kalktığınız zaman yıkayın yüzlerinizi ve dirseklerinizle berâber ellerinizi ve başınızın bir kısmını meshedip ayaklarınızı topuklarınızla berâber ve cünüpseniz iyice yıkanıp arının. Hastaysanız, yahut seferdeyseniz, yahut içinizden biri ayak yolundan geldiyse, yahut da kadınlara temas etmişseniz su bulamadığınız takdîrde temiz toprakla teyemmüm edin de toprakla yüzünüzü, ellerinizi meshedin. Allah, sizi güce koşmayı istemez, fakat şükredesiniz diye tertemiz olmanızı ve size verdiği nîmeti tamamlamayı diler.
MAİDE:6

ABDEST SIRASI İLE:

                     Yüzün yıkanması  Sağ ve sol elin yıkanması                                    Baş ve ayakların meshedilmesi                         

Nasıl abdest alınır?

Abdest alırken önce Allah'a itaat ve O'nun emrini yerine getirmek için abdest alıyorum diye niyet etmelidir ve sonra aşağıdaki amelleri yapmalıdır:

Abdest alırken müstahap zikirler veya selavat zikredilebilir.

      1- (Abdest alırken ilk olarak yüz yıkanmalıdır.) Yüzü sağ elle uzunlamasına saç bitiminden çenenin altına kadar ve enine baş parmakla orta parmağın arasını yukardan aşağıya doğru yıkamalıdır.

Yüzü yıkarken şu duayı okumak müstehaptır:


"ALLAHUMME BEYYİZ VECHÎ YEVME TESVEDDU FÎHİL VUCÛH VELA TUSEVVİD VECHÎ YEVME TEBYEZZU FİHİL VUCÛH

Tercümesi: "Allah'ım! Yüzlerin siyah olduğu günde yüzümü ak et. Ve yüzlerin ak olduğu günde yüzümü siyah etme."

2- Sağ kolu  dirsekten parmakların ucuna kadar yukardan aşağı doğru yıkamalıdır.

Sağ kolu yıkarken şu duayı okumak müstehaptır:

"ALLAHUMME ETİNÎ KİTABÎ Bİ-YEMÎNÎ VEL HULDE FİL-CİNANİ Bİ-YESARÎ VE HASİBNÎ HİSABEN YESÎRA"

Tercümesi: "Allah'ım! Kitabımı sağ elime ver. Ve cennetlerde ebedilik belgesini sol elime ver. Ve beni kolay hesaba çek."
 

3- Sol kolu  dirsekten parmakların ucuna kadar yukardan aşağı doğru yıkamalıdır.

Sol eli yıkarken şu duayı okumak müstehaptır:


"ALLAHUMME LA TUTİNÎ KİTABÎ Bİ-ŞİMALÎ VELA TEC'ELHA MAGLULETEN İLA UNUKÎ"

Tercümesi: "Allah'ım! Benim kitabımı sol elime verme ve onu boynuma bağlı kılma."
 

4- Sağ eldeki rutubetle  başın ön kısmına meshetmelidir; ancak dışardan su alınmamasına dikkat edilmesi gerekir.(Ve abdest alırken baş ve ayakların ıslak olmaması gerekir). Başa meshederken şu duayı okumak müstehaptır:

"ALLAHUMME GAŞŞİNÎ Bİ-RAHMETİKE VE BEREKATİKE VE EFVİK"

Tercümesi: "Allah'ım! Rahmetin, bereketlerin ve affını bana bürü."


5- Sağ elin rutubetiyle sağ ayağın üst kısmına parmakların ucundan ayağın üzerindeki çıkık noktasına (ihtiyaten farz olarak ayak bileğine) kadar meshetmelidir.

6- Sol elin rutubetiyle sol ayağın üst kısmını parmakların ucundan ayağın üzerindeki çıkık noktasına (ihtiyaten farz olarak ayak bileğine) kadar meshetmelidir. Ayaklara meshederken şu duayı okumak müstehaptır:

"ALLAHUMME SEBBİTNÎ ELAS-SİRATİ YEVME TEZİLLU FÎHİL EKDAM VEC'AL SA'YÎ FÎMA YURZÎKE ENNÎ."

Tercümesi: "Allah'ım! Beni, ayakların kaydığı günde sırat üzerinde sabit kıl. Çabamı seni benden razı kılacak şeyde kıl."

KURAN'DA HZ.MEHDİ (a.f.)

Kur’an’da Hz. Mehdi (a.s)

Kur’an-ı Kerim, hangi renk ve ırktan olursa olsun tüm insanları bütün çirkinliklerden arındırmak ve doğru yola hidayet etmek için Kadir-i Zü’l-Celâl tarafından en son elçisine gönderilen en son ilâhî kitaptır. Bunda hiçbir Müslümanın kuşkusu söz konusu olamaz. Bu nedenle Kur’an-ı Kerim nüzul vakti olan Asr-ı Saadet’ten kıyamete kadar insanoğlunun ihtiyaç duyduğu tüm itikadî, hukukî, kanunî ve ahlakî ihtiyaçlarına cevap verecek bütün materyalleri kendinde barındırmaktadır.

Kur’an; “Allah’ın ilmini içeren”, [1]  “Allah’ın kelamı”,[2] “ağır sözü”, [3] “hak vahyi”[4] ve  “aziz kitabı”dır.[5] Zaman zaman, hazarda veya seferde, gece veya gündüz, camide veya evde, çarşıda veya savaş meydanında, bir sorunun cevabında veya bir gelişme üzerine; insanları bilgilendirmek, onlara yol göstermek, onları aydınlatmak, müjdelemek, uyarmak ve gönüllerde olan hastalıklara şifa vermek için inmiştir. Ne buyurmuşsa haktır hakikattir. “Ne önünden, ne de arkasından hiçbir batıl ona bulaşamaz.” [6] Geçmişte ve gelecekte hiçbir ekol, hiçbir düşünce ve ilim onun gerçeklerini iptal edemez, onun yanlışını çıkaramaz. “Onun ihtiva ettiği sözlerin diğer sözlere üstünlüğü Allah’ın yaratıklarına olan üstünlüğü gibidir.” [7]

Onun, müşfik ve uzman bir doktorun çeşitli hastalıklara tutulmuş bir hastaya verdiği reçete gibi, hem geçici ilaçları vardır, hem de daimi dermanları. “O, Allah’ın rahmet sofrasıdır.” [8] O sofra başında oturan hiç kimse eli boş kalkmaz. Bununla birlikte Yaratan’ın emriyle onun aslı “lehv-i mahfuz”da[9] ve “kitab-ı meknun”da[10] korunmuş ve “saygın sahifelerde yüce ve temiz kılınmıştır” [11] ki, hakikatleri ve ilim cevherleri ehil olmayandan uzak kalsın. Çünkü “Ona temizlerden başkası dokunamaz.” [12] “Onun bir zahiri vardır, bir de batını.” [13] “Onun batının da bir batını vardır.” [14] Yüce Yaratıcı onun bir kısım ayetlerini muhkem kılarken, bir kısmını da müteşabih kılmıştır ki, kalplerinde eğrilik olanlar denenip tanınsın ve onda tevil arayanlar bilsinler ki, “Onun tevilini ancak Allah ve ilimde kök salmış kişiler bilebilir.” [15]

Bu ilâhî kitapla azıcık aşinalığı olan herkes, onun ilâhî hüküm ve esasları açıklarken, kendine özgü bir yöntem izlediğini ve birtakım değişmez prensiplere dayandığını bilmektedir.

Kimse, Kur’an-ı Kerim’in dinî esas ve hükümleri açıklarken onları genel çerçevesiyle belirtmekle yetindiğini, ilgili teferruatın beyanını ise Hz. Resulullah (s.a.a)’a havale ettiğini inkar edemez.

Örneğin, Kur’an-ı Kerim’de namaza, oruca, zekata, hacca, cihada, emr-i bi’l-marufa, humusa vs. gibi birçok şeye emredilmiş, ama bunlarla ilgili detaylı açıklamalar Allah Resulü'ne havale edilmiştir.

Keza, Kur’an-ı Kerim’de birçok yasaklardan bahsedilmiş, ama onlarla ilgili teferruatın, özellikle de hukuksal ve cezaî yönlerinin açıklanması Allah Resulü tarafından yapılmıştır.

Yine Kur’an-ı Kerim’de devlet ve millet ilişkisinden, toplumsal yaşamın gereği olan hukukî ve ekonomik sistemden söz edilmiş, bunlarla ilgili detaylar yine Allah Resulü’nün sünnetine bırakılmıştır.

Aynı şekilde, Kur’an-ı Kerim’de kalu bela, berzah ve mead gibi birçok itikadî mevzular ana hatlarıyla vurgulanmış, bunlarla ilgili detaylı bilgiler Allah Resulü tarafından verilmiştir.

Bütün bu konularda Allah Resulü’nün beyanı olmaksızın, Müslümanların İslâm dininin neye emrettiğini, neden sakındırdığını ve neye itikat etmeleri gerektiğini buyurduğunu anlamları imkansızdır.

Bizzat Kur’an-ı Kerim’in kendisi, Kur’an ayetlerinin açıklamasını yapmayı Allah Resulü’nün başta gelen görevlerinden saymıştır.

Allah Teala buyurmuştur ki: “Sana da, insanlara indirileni açıklayasın diye Kur'ân'ı indirdik. Belki düşünürler.” [16]

Yine Allah Teala Resulü’nün Kur’an ayetlerini tilavet etmekle birlikte insanları tezkiye ettiğini, onlara hikmeti ve bilmediklerini öğrettiğini beyan ederek buyurmuştur ki: “Nitekim biz size, ayetlerimizi okuyacak, sizi her kötülükten arıtacak, size Kitab'ı ve hikmeti öğretecek ve bilmediklerinizi bildirecek aranızdan, bir peygamber gönderdik.” [17]

Sonra Allah Teala Aziz Elçisi’nin bütün konuşmalarının ilâhî menşeli olup vahiy olduğunu, onun kendi yanından bir şey söylemediğini garanti altına alarak buyurmuştur ki: “Arkadaşınız (Muhammed) ne saptı, ne de yanlış yaptı. O, heva ve hevesine uyarak konuşmaz. Onun konuştukları kendisine vahyedilen vahiyden başka bir şey değildir.” [18]

Yine buyurmuştur ki: “Eğer o, bize karşı bazı sözler uydurmuş olsaydı, biz onu kuvvetle yakalardık, sonra onun şah damarını koparırdık.” [19]

Buna göre Allah Resulü, sözüyle, eylemiyle ve taşıdığı bütün özellikleriyle ümmet için kamil bir örnek durumundadır. Ümmetin her konuda onu baz alması ve onun bütün açıklamalarına ve icraatına canı gönülden inanıp itaat etmesi gerekmektedir.

Allah Teala şöyle buyurmuştur: “Andolsun ki, sizin için, Allah'a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah'ı çok anan kimseler için Allah Resulü’nde güzel bir örnek vardır.” [20]

Yine buyurmuştur: “Elçi size neyi emrederse tutun ve sizi neden sakındırırsa sakının.” [21]

Yine buyurmuştur: “Ey iman edenler, Allah ve Peygamber, sizi, hayat verecek şeye çağırdığı za­man icabet edin...” [22]

Yine buyurmuştur: “De ki: Eğer gerçekten Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışla­sın. Allah affeden ve merhamet edendir.” [23]

Yine buyurmuştur: “De ki: ‘Allah'a itaat edin; Peygambere itaat edin.’ Eğer yüz çevirirseniz, bilin ki o peygamber, kendisine yükletilenden ve siz de kendinize yükletilenden sorumlu­sunuz. Eğer ona itaat ederseniz, doğru yolu bulursunuz, Peygambere düşen, sa­dece apaçık tebliğdir.” [24]

Bu açıklamalardan “Allaah’ın kitabı bize yeter” veya “Açıkça Allah’ın kitabında olmayan bir konuyu kabul etmem” sloganı ile yola çıkıp da Allah Resulü’nün, Kur’an-ı Kerim’de geçen genel mevzulara dair olan tefsir niteliğindeki sünnetini görmezlikten gelmenin, bizzat Kur’an’ın kendisiyle çelişmekle birlikte, İslâm’ın ruhuna da aykırı olduğu apaçık ortaya çıkmıştır.

O hâlde itikadî konular da dahil olmak üzere İslâmî mevzuların tamamında Resulullah’ın sünnetini dikkate almak zorundayız. Nitekim Allah Resulü de, ümmetinde bu gibi iddialarda bulunacak olanların var olacağını önceden görmüş ve onların yanlış yolda olduklarını ortaya koyarak şöyle buyurmuştur: “Biliniz ki, kuşkusuz bana Kur’an ve yanında onunla aynı olan bir şey verilmiştir. Uyanık olun ki, karnına düşkün olan biri gelecek ve makamına oturduğunda: “Bizimle sizin aranızda yüce Allah’ın kitabı vardır; onda helâl bulduğumuzu helâl, haram bulduğumuzu da haram biliriz” diyecektir. Biliniz ki, Allah Resulü’nün haram kıldığı, Allah’ın haram kıldığı gibidir.” [25]

Yine buyurmuştur: “Yakındır ki, sizden birisi, makamına oturup arkasına yaslanmış iken, benden bir hadis ona nakledildiğinde, beni yalanlamaya kalkışıp da: “Bizimle sizin aranızda Allah’ın kitabı vardır. Onda helâl bulduğumuzu helâl, haram bulduğumuzu da haram sayarız” der. Bilin ki, Resulullah’ın da haram kıldığı Allah’ın haram kıldığı gibidir.” [26]

Allah Resulü’nün, sünnetinin yazılıp kaydedilmesi ve sonraki nesillere ulaştırılmasına dair olan teşvik ve emirleri de sünnetin İslâmî mevzuların ikinci temeli olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Bakınız, Allah Resulü (s.a.a), Kureyş’in: “Bu da bir beşerdir, bizim gibi öfkelenir, bizim gibi duygusallığa kapılır ve birileri hakkında öfke ve rıza içerisinde bir şeyler söyler, ondan duyduğun her şeyi yazıp kaydetme” uyarısı üzerine sözlerini yazmaktan vazgeçen Abdullah bin Amir’e, yemin ederek ağzından haktan gayri bir sözün çıkmadığını ve çıkamayacağını belirterek, kendisinden duyduğu her şeyi yazmasını emrediyor. [27]

Yine, kendisinden duyduğu hadisleri ezberlemediğinden şikâyet eden ashabının eline işaret ederek duyduğunu unutmaması için onları yazmasını emrediyor. [28]

Keza, kendisinden dinledikleri hadisleri yazma müsaadesi isteyen ashabına yazma emri vererek onların hadis yazmalarına izin veriyor. [29]

Sonra da: “Allah, benim sözlerimi dinleyip, onları koruyarak duymayanlara ulaştıran kulu mutlu kılsın. Birçok fıkıh taşıyan var ki, kendinden daha bilgilisine onu ulaştırır.” [30] ve: “Hazır olan sözümü hazır olmayana da ulaştırsın ki, şayet kendinden daha bilgilisine ulaştırabilir.” [31] buyurarak ümmete sünnete de sarılmaları gerektiği mesajını veriyor.

Sonuç: Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin tefsirinde Allah Resulü’nün sünneti esas teşkil etmektedir. Mutlaka Kur’an-ı Kerim’de ana hatlarıyla yer alan mevzularda Allah Resulü’nün açıklayıcı sünnetine başvurmalı ve bu gibi ayetleri Allah Resulü’nün sünnetinin ışığında tefsir etmeliyiz. Zaten İslâm ümmeti de böyle yapmış ve Allah Resulü’nün hayatı döneminde Kur’an ayetlerini tefsir etmekte ona müracaat etmiştir.

Peki, Allah Resulü’nden sonraki dönemlerde Kur’an’ı tefsir etmekte öncelik hakkı olan başka kimseler var mıdır? Yoksa Allah Resulü’nden sonra Kur’an-ı tefsir etmekte bütün müminler eşit seviyede olup hepsi aynı mevkiye mi sahiptirler?

Bu hususta da yine Kur’an-ı Kerim’in kendisi ve Allah Resulü’nden gayrisi, bize yol gösterici ve aydınlatıcı olamaz.

Kur’an-ı Kerim’e müracaat ettiğimizde, bize bilmediğimiz mevzular ve Kur’an’ın tefsirinde müracaat edebileceğimiz merci olarak ilimde kök salmış ve zikir ehlini gösterdiğini görüyoruz. Allah Resulü’ne müracaat ettiğimizde de Allah Resulü’nün zikir ehline ve ilimde kök salmışlara adres olarak ümmeti içerisinden Ehl-i Beyt’ini gösterdiğine şahit oluyoruz.

Evet, Hz. Resulullah (s.a.a) kendisinden sonra ümmete merci olarak Kur’an’la birlikte Ehl-i Beyt’ini göstermiş ve buyurmuştur ki: “Benden sonra aranızda iki değerli ve ağır emanet bırakıyorum; biri Allah’ın kitabı, diğeri de benim soyum olan Ehl-i Beyt’im! Bu ikisine sarılırsanız asla sapmazsınız. Bu ikisi Havuz (Havz-u Kevser) başında bana dönünceye kadar asla birbirinden ayrılmazlar.” [32]

Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’im sizin aranızda Nuh’un gemisine benzer; kim o gemiye bindiyse kurtuldu, kim de geri durduysa boğulup helâk oldu.” [33]

Yine buyurmuştur: “Onlardan (Ehl-i Beyt’imden) öne geçmeyin ki, helâk olursunuz; geri de kalmayın yine helâk olursunuz. Ve onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın ki, onlar sizden daha bilgilidirler.” [34]

Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’im İsrailoğullarının Hıtta kapısına benzer kim o kapıdan girdiyse bağışlandı.” [35]

Yine buyurmuştur: “Yıldızlar yer halkının boğulmaktan kurtulma vesilesidir; benim Ehl-i Beyt’im de ümmetime ihtilâftan kurtulma vesilesidir. Eğer Arap’tan bir kabile onlara karşı çıkarsa, ihtilâfa düşer ve Şeytan’ın taraftarı olurlar.” [36]

Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin diktiği Adn cennetinde oturmayı arzuluyorsa, benden sonra Ali’yi ve onu sevenleri sevmeli ve benden sonra Ehl-i Beyt’ime iktida etmelidir. Çünkü onlar benim balçığımdan yaratılmışlar, benim anlayış ve ilmimi almışlardır. Yazıklar olsun ümmetimden onların fazlını inkar edenlere, onlar hakkında benim akrabalık bağımı kesenlere! Allah onlara şefaatimi ulaştırmasın.” [37]

Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin bana vadettiği Huld cennetine girmeyi arzuluyorsa, benden sonra Ali’yi, ondan sonra da zürreyitini sevmelidir. Çünkü onlar, sizi hidayet kapısından çıkarmaz ve sapıklık kapısına da sokmazlar.” [38]

Yine buyurmuştur: “Kim, benim hayatımla yaşamayı, benim ölümümle ölmeyi ve Rabb’imin bana vadettiği cennete girmeyi arzuluyorsa, Ali bin Ebu Talib’i sevmelidir. Çünkü o sizi hidayetten çıkarmaz ve sapıklığa da sokmaz.” [39]

Yine buyurmuştur: “Havuz başında bana dönünceye kadar Ali Kur’an’la, Kur’an da Ali iledir.” [40]

Yine buyurmuştur: “Ali hak iledir, hak da Ali ile. Hak Ali ekseninde döner.” [41]

Yine Hz. Ali’ye hitaben buyurmuştur: “Benden sonra ümmetime ihtilâf ettikleri hususları açıklayacak olan, sensin.” [42]

Yine buyurmuştur: “Ben Ali’denim, Ali de benden; bana ait bir hususu, yalnızca ben ya da Ali ulaştırabilir.” [43]

Yine buyurmuştur: “Bana iman edip beni tasdik edeni Ali bin Ebu Talib’in velâyetini kabul etmeye tavsiye ediyorum. Kim, onun velâyetini kabul ederse, benim velâyetimi kabul eder; kim de benim velâyetimi kabul ederse, Allah’ın velâyetini kabul eder. Kim, onu severse, beni sever, kim de beni severse, Allah’ı sever. Kim, ona buğz ederse, bana buğz eder, kim de bana buğz ederse, Allah Azze ve Celle’ye buğz eder.” [44]

Yine buyurmuştur: “Allah’ım, kim bana iman eder ve beni tasdik ederse, Ali bin Ebu Talib’in velâyetini kabul etmelidir. Çünkü onun velâyeti benim velâyetimdir; benim velâyetim ise, Allah’ın velâyetidir.” [45]

Yine buyurmuştur: “Ey insanlar, fazilet, şeref ve menzilet Allah Resulü’nün ve zürriyetinin velâyetini kabul etmektedir. Öyleyse, batıl yollar sizi kapıp almasın.” [46]

Yine buyurmuştur: “Ümmetimin her nesli içerisinde Ehl-i Beyt’imden adil bir grup vardır ki, sapıkların bu dinde yaptıkları tahriflerine, batıl yolda gidenlerin uydurma yollarına ve cahillerin tevillerine karşı koyarlar. Bilin ki, imamlarınız, sizin Allah’a olan elçilerinizdir. Öyleyse Allah’a kimi elçi gönderdiğinize bakınız.” [47]

Yine buyurmuştur: “Benim Ehl-i Beyt’imi, bedende baş, başta da gözler yerine koyun. Baş ancak gözlerle yolunu bulur.” [48] ve...

Sonuç itibariyle İslâmî akidelerin tümünü bütün ayrıntılarıyla Kur’an-ı Kerim’de aramak doğru değildir. İster itikadî bir mevzu olsun, ister gayri itikadî, eğer İslâmî bir mevzu ana hatlarıyla Kur’an’da yer alır ve Allah Resulü’nün sünnetinde ve keza Kur’an-ı tefsir etmeye yetkili olduğu ispatlanan Ehl-i Beyt İmamları’nın beyanlarında detayları açıklanırsa, bütün Müslümanların o mevzua iman edip teslim olmaları gerekmektedir.

İşte Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde ana çerçevesiyle beyan edilmiş bulunan “Mehdilik” akidesi, yani Hz. Mehdi’ye iman olayı da bu İslâmî mevzulardan biridir. O hâlde hiçbir kimsenin; “Ben bu mevzuu bütün detaylarıyla Kur’an’da bulmuyorum, dolaysıyla da ona inanmam” demesi doğru olamaz, hatta böyle bir şey söyleyen bir kimse, bizzat Kur’an’ı Kerim ile çelişir ve onu reddetmiş sayılır.

Nitekim, Ehl-i Sünnet’in önde gelen alimlerinden olan Muhammed bin Hazm el-Endülüsî (H. 456/M. 1064) el-İhkam Li Usul’il-Ahkam kitabında bu mevzua işaretle şöyle demiştir:  “Eğer bir kimse; “Kur’an’da bulduğumuz dışında başka bir dinî gerçeği kabul etmeyiz” sözüne bağlı kalırsa, bütün ümmetin icmaı ile kâfir sayılır.” [49]

Bu noktaları göz önünde bulundurarak şimdi Hz. Mehdi ve ashabıyla ilgili bazı ayetleri, Hz. Resulullah ve Ehl-i Beyt İmamlarından gelen tefsirleriyle birlikte zikrediyoruz:

1- “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.” [50]

Bu tabir, Saf suresinin 9. ayetinde de aynen tekrarlanırken az bir farkla da Fetih suresinin 28. ayetinde yer almıştır. Fetih suresinin 28. ayeti şöyledir: “Peygamberini hidayet ve hak din ile, bütün dinlere galip kılmak için gönderen O’dur. Şahit olarak Allah yeter.”

Görüldüğü üzere naklettiğimiz her üç ayette de Allah Teala İslâm’dan ibaret olan dininin diğer dinlere karşı üstünlük ve zafer kazanacağını vadetmektedir.

Şimdi soru şudur: Acaba “li yuzhirehu” tabiriyle ifade edilen bu üstünlük ve zafer nasıl bir üstünlük ve zafer olacaktır? Acaba bu sadece fikir ve düşünce alanında olan bir üstünlük ve zafer mi olacak? Yoksa fiziksel olarak da üstünlük ve zafer sağlanacaktır? Her iki takdirde de bu nispî ve bölgesel bir üstünlük ve zafer mi olacak, yoksa cihanşümul bir üstünlük ve zafer mi sağlanacaktır? Bunu anlamak için, bu ayetleri kendilerinden önceki ve sonraki ayetlerin ışığında değerlendirmekle birlikte, Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan bu ayetlerin tefsiri ile ilgili gelen açıklamaları da göz önünde bulundurmamızın gerektiği açıktır.

Ne ilginçtir ki, hem Tevbe suresinde, hem de Saf suresinde bu ayetlerden bir önceki ayette, benzer tabirlerle, ilâhî dini kabullenmeyen güçlerin ağızlarıyla Allah’ın dininden ibaret olan nurunu söndürmeye çalıştıkları kaydedilmiş, sonra da Allah Teala’nın onlara rağmen dinini bütün dinlere galip kılacağı belirtilerek onların bu çabalarının havanda su dövmekten öteye gitmeyeceği vurgulanmıştır.

Allah Teala Tevbe suresinin 32. ayetinde şöyle buyurmuştur: “Allah'ın nurunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Oysa kâfirler hoşlanmasa da, Allah nu­runu mutlaka tamamlamak ister.”

Saf suresinin 8. ayetinde de şöyle buyurmuştur: “Ağızlarıyla Allah'ın nurunu söndürmek isterler. Kâfirler hoşlanmasa dahi, Allah nurunu, tamamlayacaktır.”

Fetih suresinin 27. ayetinde ise, Allah Teala Resulü’ne Mekke’nin fethine dair göstermiş olduğu rüyanın sadık bir rüya olduğunu ve bunun mutlaka gerçekleşeceğini, ancak Müslümanların bilmediği bir hikmetten dolayı onun bir süre ertelendiğini belirtmektedir.

Allah Teala mezkur ayette şöyle buyuruyor: “Andolsun ki Allah, Peygamberine gerçek olarak doğru bir rüya gösterdi. Allah dilerse, güven içinde, başlarınızı tıraş etmiş veya saçlarınızı kısaltmış olarak, korkmadan Mescid-i Haram'a gireceksiniz. Allah, sizin bilmediği­nizi bildi de, sizin için bundan başka, yakın zamanda bir zafer karar verdi.”

Açıktır ki, her üç ayetten önce olan ayetleri mülâhaza ettiğimizde bu ayetlerde sözü edilen zaferin, fikir ve düşünce alanından öte bir zafer ve üstünlük olduğu anlaşılmaktadır. Zira kendilerinden önceki ayetlerde fikir ve düşünce ötesi bir üstünlük ve zaferden bahsedildiği açıktır. Tevbe ve Saf suresinde din düşmanlarının Allah’ın dininden ibaret olan nurunu söndürme çabalarından bahsetmektedir. Bu söndürme çabası düşünce ve fikir alanında zafer ve üstünlük kazanmadan öte, onu kökten yok etme hareketidir. O hâlde buna mukabil kazanılan zafer ve üstünlük de düşünce alanındaki bir üstünlük ve zafer değil, onları kökten silip yok eden tam anlamda bir üstünlük ve zafer olur. Fetih suresinde de durum aynıdır. Orada Allah Teala Resulü ve ona tâbi olan müminlerin hiçbir korkuları olmaksızın emniyet içerisinde bir fetih gerçekleştireceklerini vurgulamaktadır. Bunun fikir ve düşünceden öte bir fetih olduğu ortadadır. O hâlde, ister maksat nispî ve bölgesel bir üstünlük ve zafer olsun, ister cihanşümul, bu ayetlerden sonra gelen ayette vadedilen üstünlük ve zafer fikir ve düşünce ötesi bir üstünlük ve zaferdir. Bu ise, karşıt dinlerin tamamen yok olup gideceği anlamına gelen bir üstünlük ve zaferden gayrisi olamaz.

Kaldı ki, “zuhur” kelimesinin lügatteki anlamı da fikir ötesi bir galibiyettir. Arap lügatinin en meşhur kaynaklarından biri olan “el-Kamus” kitabında şöyle geçer: “Zahere bihi ve aleyhi” ona galip geldi anlamını ifade eder. Keza, Kur’anî terimlerin anlamını beyan eden “Müfredat-ı Ragıb” kitabında da: “Zahere aleyhi, ona galip oldu, demektir.” der.

Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetinde de bu kelime fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlük anlamında kullanılmıştır. Örneğin:

“Nasıl olabilir ki?! Oysa üstün gelselerdi (yezheru aleykum), ne bir yakınlık, ne de bir ahit gözetirlerdi. Kalpleriyle istemezlerken, sizi ağızlarıyla hoşnut etmeye uğraşırlar; çokları fasıktır­lar.” [51]

“Ey kavmim, bugün memlekette hükümranlık sizindir, galip olanlar sizsiniz. Ama Allah'ın baskını bize çatınca, O'na karşı bize kim yardım eder?” [52]

“İsrailoğullarının bir kısmı böylece inanmış, bir kısmı da inkâr etmişti; ama biz, inananları düşmanlarına karşı destek­ledik de üstün geldiler.” [53]

Bu ayetlerde “zuhur” kelimesinin fikir ötesi bir üstünlük anlamında kullanıldığı açıktır.

O hâlde “zuhur” kelimesinden ilk olarak akla gelen, fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlüktür. Allah Teala da mezkur ayetlerde Müslümanlara fikir ötesi bir galibiyet ve üstünlüğün vaadini vermektedir.

Ehl-i Sünnet’in önde gelen müfessirlerinden Fahr-ı Razî bahis mevzuu ettiğimiz Tevbe suresinin 33. ayetinin  tefsirinde şöyle der: “Bil ki, bir şeyin başka bir şeye üstünlüğü bazen delil ve burhan açısından, bazen çoğunluk açısından, bazen de galebe ve istila açısından olur. Öte yandan Allah Teala İslâm dininin diğer dinlere üstünlük sağlayacağını muştulamıştır. Muştu ise, ancak var olmayıp gelecekte gerçekleşecek bir şeye nispet olur. İslâm dininin diğer dinlere olan delil ve burhan açısından üstünlüğü ise vaki olup malum olduğundan, muştusu verilen bu üstünlüğün galebe ve istila üstünlüğü olduğunu kabullenmek gerekir.” [54]

Bu ayetlerde vadedilen üstünlük ve galibiyeti Sadr-ı İslâm’da gerçekleşen sınırlı ve nispî üstünlük ve galibiyete da yorumlamak mümkün değildir. Zira bu bizzat mezkur ayetlerin kendi muhtevasıyla çelişmektedir. Çünkü bu ayetlerde İslâm dininin bütün dinlere üstün geleceği belirtilmektedir. Malumdur ki, bütün dinler kavramı yeryüzünde olan dinlerin tamamını kapsamına almaktadır. O hâlde İslâm dini cihanşümul bir galibiyete ulaşacaktır. Bu ise sadr-i İslâm’dan şimdiye kadar gerçekleşmediğine göre mutlaka bir gün gerçekleşecektir. Zira Allah’ın vaadinde hilâf olmaz. İşte bundan dolayıdır ki, bu ayetlerin tefsiri ile ilgili gelen hadislerde de bu vaadin İmam Mehdi’inin eliyle gerçekleşeceği vurgulanarak bu ayetlerin o hazretin dönemini muştuladığı belirtilmiştir.

Katade, “dini bütün dinlere üstün kılmak için...” ayetinin tefsirinde demiştir ki: “Bundan maksat; Yahudilik, Sabiîlik, Hrıstiyanlık, Mecusîler ve Müşriklik müteşekkil beş dindir. Bütün bu dinler İslâm dinine girecek, ama İslâm dini bu dinlerin hiçbirine girmeyecektir. Şüphesiz Allah’ın meşiyet ve kesin iradesi bu doğrultudadır. Yani, müşriklerin hoşuna gitmese bile dinini bütün dinlere galip kılacaktır.” [55]

Yine Said bin Mansur, İbn-i Münzir ve Beyhaki süneninde mezkur ayetle ilgili olarak Cabir bin Abdullah’ın şöyle dediğini nakletmişlerdir: “Bu vaat, İslâm şeriatına girmemiş olan Yahudi, Hıristiyan ve herhangi bir şeriat sahibi tek bir kişi bile kalmadığında gerçekleşecektir.” [56]

Bu mana Ebu Hüreyre’den de nakledilmiştir. Fahr-ı Razî der ki: “Ebu Hüreyre’den rivayet edilmiştir ki, o şöyle demiştir: “Bu, Allah Teala’nın İslâm dinini bütün dinlerden üstün kılacağına dair bir vaadidir. Bu vaat, tam olarak İsa’nın zuhur ettiğinde gerçekleşecektir.” Süddî ise şöyle demiştir: “Bu, Mehdi’nin zuhur ettiğinde gerçekleşecektir. O zaman İslâm dinine girmeyen, ya da haraç ödemeyen tek bir kişi bile kalmayacaktır.” [57]

İbn-i Kesir de kendi tefsirinde bu ayetle ilgili olarak şöyle der: “İslâm dini bütün dinlere galip gelecektir. Nitekim sahih hadiste Allah Resulü: “Doğularıyla batılarıyla yerkürenin tamamı benim için dürüldü. Ümmetimin hükümdarlığı da benim için ondan dürülen her yere ulaşacaktır...” [58] buyurmuştur.”

Ahmed bin Hanbel, Allah Resulü’nden şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Yakında yerkürenin doğuları ve batıları sizin için fethedilecektir. Onun çalışanlarından Allah’tan çekinen ve emaneti eda edeni hariç geri kalanı cehennem ehli olacaktır.” [59]

Yine Temim-i Darî’den naklen Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bu iş gece ve gündüzün ulaştığı her yere ulaşacaktır. Allah’ın izniyle bu dinin girmediği hiçbir ev veya çadır kalmayacaktır. İnsanlar ya bu dinle izzet bulacak ya da zelil olacaklar. Allah İslâm’ı aziz kılacak, küfrü de zelil edecektir.” [60]

Yine Mikdad bin Esved’den naklen Allah Resulü’nün şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: “Yeryüzünde hiçbir ev veya çadır kalmayacaktır ki, İslâm ona girmesin. İslâm onlara ya izzet ye de zillet getirecektir. Ya onları aziz kılıp İslâm ehli yapacak, ya da onları zelil kılıp İslâm’ın hükmüne baş eğdirecektir.” [61]

İbn-i Cezzî de bu ayetle ilgili olarak şöyle demiştir: “İslâm dinini üstün kılmanın anlamı onu âlemin doğu ve batısını kapsayacak şekilde bütün dinlerin üstüne çıkarıp hepsinden güçlü kılmaktır.” [62]

Büyük Şafiî alimlerinden Ebu Abdullah Muhammed bin Yusuf Gencî “el-Beyan Fî Ahbar-i Sahib’iz-Zaman” adlı kitabının 103. sayfasında şöyle yazıyor: “Said b. Cübeyr, bu ayetten Fatımat’üz-Zehra selâm’ullahi aleyha’nın neslinden olan Hz. Mehdi’nin kastedildiğini söylemiştir.” [63]

Ehl-i Beyt İmamları da bu ayetlerin İmam Mehdi (a.s)’ın dönemini muştularını vurgulamışlardır.

Örneğin; Şeyh Saduk, Ebu Basir’den şu hadisi rivayet eder:

Hz. İmam Sadık, “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.”[64] ayeti ile ilgili olarak şöyle buyurmuşlardır: “Allah’a andolsun ki, bu ayette zikredilen vaat henüz gerçekleşmiş değildir; Kaim (Kıyam edecek olan Hz. Mehdi) zuhur edinceye kadar da bu gerçekleşmeyecektir. Kaim zuhur ettiğinde onun kıyam ve zuhurundan rahatsızlık duymayacak olan hiç bir kâfir ve müşrik kalmayacaktır. Kâfir veya müşrik olan bir kimse, taşın içine de girecek olsa, o taş dile gelecek ve “Ey mü’min! İçimde bir kâfir var, beni kır ve onu öldür.” diyecektir.” [65]

Yine Şeyh Saduk kendi senediyle Abdurrahman bin Said’den naklen Hz. İmam Hüseyin (a.s)’ın şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Bizden on iki hidayet eden imam vardır. Onların ilki Ali bin Ebu Talib, sonuncusu ise evlâtlarımın dokuzuncusudur. O hak ile kıyam edecek, Allah yeryüzünü ölümünden sonra onunla diriltecek ve müşrikler hoş görmese de onun eliyle hak dini tüm dinlere üstün kılacaktır.” [66]

Yine Şeyh Saduk kendi senediyle Muhammed bin Müslim Sekafî’den naklen İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın şöyle buyurduğunu rivayet eder: “Kaim bizdendir. Düşmanlarının korkusu ve  ilâhî yardım ile mueyyettir. Yeryüzü onun için dürülecek ve yer altı hazineleri onun için ortaya çıkacaktır. Onun hükümdarlığı doğu ve batının tamamına ulaşacaktır. Allah onun eliyle müşrikler hoş görmese de dinini bütün dinlere üstün kılacaktır. Böylece yeryüzünde onarılmayan bir harabe kalmayacaktır. İsa bin Meryem nazil olup onun arkasında namaz kılacaktır...” [67]

Ayyaşî kendi senediyle İmran bin Meysem’den, Abaye bin Rib’î’den şöyle nakleder: “Emir’ül-Müminin Ali (a.s) Allah Teala’nın; “Müşrikler hoşlanmasa da, dini (İslâm’ı), bütün dinlere galip kılmak için Peygamberini hidayet ve hak dinle gönderen O’dur.” ayeti hakkında şöyle buyurduğunu duydum: “Ali oradakilere: “Acaba bu galebe ve üstünlük gerçekleşmiş mi?” diye sordu.

Oradakiler: “Evet.” dediler.

Bunun üzerine Hz. Ali (a.s) şöyle buyurdu: “Hayır, canım elinde olan Allah’a andolsun ki bu, ancak yeryüzünde sabah ve akşam Allah’ın birliği ve Muhammed’in O’nun kulu ve resulü olduğu nidasının yükselmediği hiçbir bayındır yer kalmadığı zaman gerçekleşecektir.” [68]

Yine Ayyaşî kendi senediyle Ebu’l-Mikdam’ın Hz. İmam Muhammed Bâkır (a.s)’ın bu ayetle ilgili olarak şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “O zaman Muhammed’in peygamberliğini ikrar etmeyen kimse kalmayacaktır.” [69]

Yine Ayyaşî kendi senediyle İbn-i Abbas’ın Allah Teala’nın; “müşrikler hoş görmese de dinini bütün dinlere üstün kılacaktır” ayetiyle ilgili olarak şöyle dediğini nakletmiştir: “Bu, İslâm’a boyun eğmeyen bir Yahudi, bir Hıristiyan veya başka bir şeriat sahibi kalıncaya kadar gerçekleşmeyecektir. Öyle olacak ki, koyun ve kurt, sığır ve aslan, insan ve yılan barış içerisinde olacaklar. İslâm’ı kabul etmeyenlere haraç koyulacak, haç kırılacak. İşte Allah Teala’nın; “müşrikler hoş görmese de, dinini bütün dinlere üstün kılacaktır” ayetinin anlamı budur. Bu Kaim’in kıyam ettiğinde gerçekleşecektir.” [70]

Sonuç: Şimdiye kadar yaptığımız açıklamalar ve Allah Resulü ve Ehl-i Beyt İmamları’ndan Ehl-i Sünnet ve Ehl-i Beyt kaynaklarında bahis mevzuu bu ayetlerin tefsiri hakkında gelen beyanlar, bu ayetlerin ahir zamanda İmam Mehdi (a.s)’ın önderliğinde gerçekleşecek olan İslâm dininin mutlak zafer ve egemenliğini muştuladıklarını açıkça gözler önüne sermiştir. Öyle ki, eğer Kur’an-ı Kerim’de bu hususta başka bir ayet bile olmasaydı, sadece bu ayetler bu mevzuu ispatlamaya yeterli idi. Ancak Kur’an-ı Kerim’in beyanı sadece bunlarla sınırlı değil, bu mevzuu beyan eden daha birçok ayet vardır.

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1] - Hud/14.

[2] - Bakara/75, Tevbe/6, Fetih/15.

[3] - Müzemmil/5.

[4] - Fatır/31.

[5] - Fussilet/41.

[6] - Fussilet/42.

[7] - Kenz’ül-Ummal, c. 1, s. 527, Ravz’ül-Cinan, c. 1, s. 17, Bihar’ul-Envar, c. 92, s. 19.

[8] - Sünen-i Daremî, hadis no: 3173, 3174, 31, 81, 31, 88, Bihar’ul-Envar, c. 92, s. 19, 267.

[9] - Buruc/21.

[10] - Vakıa/78.

[11] - Abese/13,14.

[12] - Vakıa/ 79.

[13] - Bihar’ul-Envar, c. 5, s. 231, c. 24, s. 189, 260, c. 47, s. 338, c. 92, s. 83, 90 el-Mehasin, c. 1, s. 421.

[14] - el-Mehasin c. 2, s. 7.

[15] - Al-i İmran/7.

[16] - Nahl/44.

[17] - Bakara/151.

[18] - Necm/2,3,4.

[19] - Hakka/44, 45, 46.

[20] - Ahzab/21.

[21] - Haşr/13.

[22] - Enfal/24.

[23] - Al-i İmran/31.

[24] - Nur/54.

[25] - Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3988, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16546, Ebu İsa Tirmizî, Cami’üs-Sahih, c. 5, s. 37, el-Müstedrek, c. 1, s. 109.

[26] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2588, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16564, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 12, Sünen-i Daremî, hadis no: 585, el-Cami’üs-Sahih, c. 5, s. 36, Ebu’l-Kasım Taberanî, el-Mucem’ül-Kebir, c. 1, s. 316, el-Müstedrek, c. 1, s. 108.

[27] - Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3161, Müsned-i Ahmed, hadis no: 6221, 6511, 6635,6722, 6724, Sünen-i Daremî, hadis no: 484.

[28] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2590

[29] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 6722, 6635, 6724, Sünen-i Daremî, hadis no: 485

[30] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2580, 2581, 2582, Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3175, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 226, 227, 228, 3047, Müsned-i Ahmed, hadis no: 3942, 16138, 16158, 12871, 20612, 20608, Sünen-i Daremî, 229, 230, 231, 232

[31] - Sahih-i Buharî, hadis no: 65, 102, 1625, 4054, 5124, 6551, 6893, Sahih-i Müslim, hadis no: 2179, 3180, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 229, Müsned-i Ahmed, hadis no: 19492, 19512, 19594, Sünen-i Daremî, hadis no: 1836

[32] - Sahih-i Müslim, hadis no: 4415, Sünen-i Tirmizî, hadis no: 3720, 3718, Müsned-i Ahmed, hadis no: 10681, 10707, 10779, 18466, 18508, 2182, 11135, 20596, 20667, 3182, Kenz’ül-Ummal, c. 1/44, 47, 154, 165, 322,  c. 3/148, Tefsir-i İbn-i Kesir, c. 4/113, Tefsir’ül-Hazin, c. 1/2, 4, ve c. 6/102, Minhac’üs-Sünnet, İbn-i Teymiye, c. 2/102, Telhis’ül-Müstedrek, Zehebî, c. 3/128, 109, el- Hasais’ul-Kubra, Suyutî, c. 2/266, el-Cami’üs-Sağir, Suyutî, s. 112, Mesabih’üs-Sünne, Beğavî, s. 206, Cami’ül-Usul, İbn-i Esir, c. 1/187, el-Mucme’ül-Kebir, Tebaranî, s. 137, el-Mucem’üs-Sağir, Tebaranî, c. 1/135, Mişkat’ül-Mesabih, c. 3/258, ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 2/ 60, ve c. 6/7, 306, Zehair’ul-Ukba, s. 16, es-Savaik’ul- Muhrika, s. 148, 149, Yenabi’ül-Meveddet, s. 30, 36, 38, 183, 191,296, Üsd’ül-Gabe, İbn-i Esir, c. 2/12, Mecma’üz-Zevaid, Heysemî, c. 9/162, Müşkil’ül-Asar, Tahavî, c. 2/307, c 4/368, Cami-u Beyan’il-İlm, İbn-i Abdulbirr c. 2/24, 110, Tabakat-ı İbn-i Sa’d, c. 2/192, el-Feth’ül-Kebir, Nebehanî, c. 1/503, 451, c. 3/385, Mişkat’ül-Mesabih, Amrî, c. 3/258, ve....

[33] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 150, Mucem’ül-Kebir, Taberanî, s. 130, El-Mucem’üs-Sağir, Taberanî, s. 78, Mecma’üz-Zevaid, c. 9, s. 168, Uyun’ül-Ahbar, Dineverî, c. 1, s. 211, el-Mearif, İbn-i Kuteybe, s. 86, Mizan’ül-İtidal, Zehebî, c. 1, s. 224, Tarih’ul-Hulefa, Suyutî, s. 573, el-Hasais’ul-Kubra, Suyutî, c. 2, s. 266, İhya’ül-Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde,  s. 113, el-Cami’us-Sağir, Suyutî, c. 2, s. 132, es-Savaik’ul-Muhrika, İbn-i Hacer, s. 150, 184, 234, Tarih-i Bağdat, c. 12, s. 91, el-Bedu ve’t Tarih, Mutahhar bin Tahir el-Mukaddesî, c. 3, s. 22, Şerh-i Nehc’ül-Belâğa, İbn-i Ebi’l-Hadid, c. 1, s. 73, Ruh’ul-Meanî, Alusî, c. 25, s. 29, Yenabi’ül-Meveddet, s. 27, 28, 183, 308, el-Feth’ül-Kebir, Nebehanî, c. 1, s. 414, c. 2, s. 113, c. 3, s. 133, Zehair’ul-Ukba, Taberî, s. 20, Hilyet’ül-Evliya, Ebu Nuaym, c. 4, s. 306, Künuz’ül-Hakaik,  el-Menavi, s. 141, İsaaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’ın hamişinde basılan, s. 123, Nur-ül Ebsar, Şeblenci, s. 105, Meşarik-ül Envar, Hasan el-Hamzavi el- Maliki, s. 109, Kenz’ül-Ummal, c. 13, s. 84, Esas-ül Belağa, Zemahşeri, c. 1, s. 396, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 246, ve..

[34] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 148, 226, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 163, Yenabi’ül-Meveddet, s. 37, 296, Ed-Dürr’ül-Mensur, c. 2, s. 60, Kenz’ül-Ummal, c. 1, s. 168, Üsd-ül Gabe, c. 3, s. 137.

[35] - Kifayet-üt Talib, Genci Şafii, Hayderiye baskısı, s. 374, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 168, Macem-üs Sağir, Taberani, c. 2, s. 22, İhya-ül Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde basılan, s. 113, Yenabi’ül-Meveddet, s. 28, 298, Reşfet-üs Sadi, Ebubekir Hazremi, s. 79, Erceh-ül Metalib, Ubeydullah Hanefini, s. 33, Es-Savaik’ul-Muhrika, Muhammediye baskısı, s. 150, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 242.

[36] - Müstedre-üs Sahihayn, c. 3, s. 149, İhya-ül Meyt, Suyutî, el-İthaf’ın hamişinde basılan, s. 114, Cevahir-ül Bihar, Nebehanî, c. 1, s. 361, Zehair-ül Ukba, Taberi, s, 17, Nezm-i Dürer-i Simtayn, Zerendi, s. 234, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 161, el-Feth-ül Kebir, Nebehanî, c. 3, s. 267, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 150, 185, 233, 234, Yenabi’ül-Meveddet, s. 17, 20, 21, 188, 191, 298, İsaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’in hamişinde basılan, s. 128, Feraid-üs Simtayn, c. 2, s. 241, 252, Müstedrek-üs Sayihayn, c. 2, s. 448, Mecma-üz Zevaid, c. 9, s. 174, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 45, 252.

[37] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 217, hadis no: 3819, Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebu’l Hadid, c. 2, s. 450, c. 9, s. 170, Hilyet’ül-Evliya, c. 1, s. 86, Kifayet-üt Talib, Genci Şafii, s. 214, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Tarih-i Dimeşk, İbn-i Asakir’in, c. 2, s. 95, Yenabi’ül-Meveddet, s. 126, 313, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 53.

[38] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2578, el-Menakib, Harezmi, s. 34, Yenabi’ül-Meveddet, s. 126, 127, 149, 150, el-İsabe, İbn-i Hacer’in, c. 1, s. 541, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 128, Hilyet’ül-Evliya, c. 4, s. 349, 350, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 99, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 55.

[39] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 128, Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2577, Hilyet’ül-Evliya, Ebu Nuaym, c. 4, s. 349, 350, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 99, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 55,  Taberani, el- Kebir, Fezail-üs Sehabe bölümü.

[40] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 24, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 122, 124, 191, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 56, Feyz-ül Kadir, Şevkani, c. 4, s. 358, Yenabi’ül-Meveddet, s. 40, el-Menakib, Harezmi, s. 110, Kifayet-üt Talib, s. 399, Tarih-ül Hülefa, Suyutî, s. 173, Nur-ül Ebsar, s. 73.

[41] - Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 3, s. 119, Tarih-i Beğdat, c. 14, s. 321, el-İmame ve’s Siyase, c. 1, s. 73, Münteheb-i Kenz’ül-Ummal, Müsned-i Ahmed’in hamişinde basılan, c. 5, s. 30, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 177, Erceh-ül Metalib, Ubeydullah Hanefi, s. 598, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 124, el-Menakib, Harezmi, s. 56, Şerh-i Nehc-ül Belağa, İbn-i Ebu’l Hadid, c. 2, s. 572, el-Feth-ül Kebir, Nebehanî, c. 2, s. 131, el-Cami-ül Usul, İbn-i Esir, c. 9, s. 420, el-Mehasin ve’l Mesavi, Beyhaki, s. 41, el-İnsaf, Beklani, s. 58, Tarih-ül İslâm, Zehebi, c. 2, s. 198, Mecme-üz Zevaid, c. 7, s. 35, Sünen-i Tirmizî, hedis no: 3647.

[42] - Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 122, Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 156, Künüz-ül Hekaik, Menavi, s. 188, Tarih-i Dimeşk, c. 2, s. 488, Mektel-ül Harezmi, c. 1, s. 86, el-Menakib, Harezmi, s. 236, Yenabi’ül-Meveddet, s. 182, Hilyet’ül-Evliya, c. 1, s. 63, Metalib-üs Sual, İbn-i Talha Şafii, c. 1, s. 60, el-Mizan, Zehebi, c. 1, s. 64, Kifayet-üt Talib, s. 212, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 145, Feth-ül Melik’ül Ali, s. 18.

[43] - Sünen-i Tirmizî, hadis no: 3653, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 116, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16853, 16856, Hesais-u Emir’ül-Müminin, Nesai, s. 20, Tarih-i Dimeşk, c. 2, s. 378, el-Menakib, Harezmi, s. 79, Menakib-ül İmam Ali, İbn-i Meğazili, s. 221, Yenabi’ül-Meveddet, s. 55, 180, 181, 371, Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 120, Tezkiret-ül Havas, Sibt İbn-i Cevzi’nin, s.36, Mesabih-üs Sünnet, Bağavi, c. 2, s. 275, Cami-ül Usul, İbn-i Esir, c. 9, s. 471, el-Cami-üs Sağir, Suyutî, c. 2, s. 56, Riyaz-ün Nazre, c. 2, s. 229, Metalib-üs Sual, s. 18, Müstedrek’üs-Sahihayn, c. 3, s. 315.

[44] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 154, hadis no: 2571, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 93, Menakib-i Ali bin Ebu Talib, İbn-i Meğazili Şafii, s. 230, hadis no: 277, 279, Mecme-üz Zevaid, c. 9, s. 108, Yenabi’ül-Meveddet, s. 237, Feraid-üs Simtayn, c. 1, s. 291, el-Kebir, Taberani.

[45] - Kenz’ül-Ummal, c. 6, s. 155, hadis no: 2576, Tarih-i Dimeşk, Ali bin Ebu Talib bölümü, c. 2, s. 191, el- Kebir, Tebarani.

[46] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 105, Yenabi’ül-Meveddet, s. 169, 307, Nezm-i Dürer-i Simtayn, Zerendi, s. 207, 208.

[47] - Es-Savaik’ul-Muhrika, s. 90, 148, Yenabi’ül-Meveddet, s. 191, 271, 273, 297, Zehair-ül Ukba, s. 17.

[48] - eş- Şeref-ül Muebbed, Yusuf Nebehanî, s. 31, İsaf-ür Rağibin, Nur-ül Ebsar’in hamişinde basılan, s. 110, fusul-ül Muhimme, İbn-i Sabbağ Maliki, s. 8, Mecme-üz Zeaid, c. 9, s. 172.

[49] - Dr. Abdülgani Abdülhak, Hücciyet’üs Sünnet, s. 253 ve 327.

[50] - Tevbe/33.

[51] - Tevbe/8.

[52] - Mümin/29.

[53] - Saf/14.

[54] - Tefsir-i el- Kebir, c. 16, s. 40.

[55] - Ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 4, s. 174.

[56] - Ed-Dürr’ül-Mensur, Suyutî, c. 4, s. 175.

[57] - Tefsir-ül Kebir, c. 16, s. 40, ayrıca bkz. Tefsir-üt Taberi, c. 14, s. 215, Tefsir-ül Kurtubi, c. 8, s. 121, ed-Dürrül Mensur, c. 4, s. 176.

[58] - Sahih-i Müslim, hadis no: 5144, Sünen-i Tirmizî, hadis no: 2102, Sünen-i Ebu Davud, hadis no: 3710, Sünen-i İbn-i Mace, hadis no: 3942, Müsned-i Ahmed, hadis no: 16492, 21361, 21415.

[59] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 22030.

[60] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 16344.

[61] - Müsned-i Ahmed, hadis no: 22697, Mecme-ül Beyan c. 5, s. 38, Tefsir-i İbn-i Kesir, Tevbe suresi, 33. ayetin tefsiri.

[62] - İbn-i Cezzi’nin tefsiri, s. 252.

[63] - İhkak-ul Hak, c. 12, s. 175, 178, 179.

[64] - Tevbe/33.

[65] - Kemal-ud Din ve Tamam-un Nime, c.2, s.387, Tefsir-i Furat-ül Kufi, s. 481, Te’vil’ül Ayat, İsterabadi, s. 663, Yenabi’ül-Meveddet, Kunduzi, s. 423.

[66] - Kemal-üd Din ve Tamam-ün Nime, c. 1, s. 434, Tefsir-i Nur-üs Sakalayn, c. 2, s. 212.

[67] - Kemal-üd Din ve Tamam-ün Nime, c. 1, s. 447, ayrıca bkz. Fazl bin Şazan, el-Gaybet, Kifayet-ül Muhteda nakline göre, s. 280.

[68] - Te’vil’ül-Ayat’iz-Zahire, s. 689, Mecma’ul-Beyan Tefsiri, Saf suresi 9. ayetin tefsiri.

[69] - Tefsir-i Ayaşî, c. 2, s. 87, Nur’us-Sakaleyn, c. 2, s. 212.

[70] - Te’vil’ül-Ayat’iz-Zahire, s. 689.

"Haradadir Kerbelada qetle yetirilenin intiqamını alan..!"

İmam Hz. Hasan Askeri (as)


      İMAM HASAN ASKERİ'NİN (A.S) KISACA BİYOGRAFİSİ


Adı:
 Hasan (a.s).
 
Lakabı:
 Askeri.
 
Künyesi:
 Ebu Muhammed.
 
Baba-Anna:
 İmam Ali Naki (a.s), Selil Hatun.
 
Doğumu:
 Hicretin 232. yılı Rebi’us-Sani’nin 8’inde veya Rebi’ul-Evvel’in 24’ünde Medine’de doğdu.
 
Döneminin Halifeleri:
 Mu’taz billah, Muhtemed billah, Mutemed alallah.
 
İmameti:
 Altı yıl (254-260).
 
Şahadeti:
 Hicretin 260. yılı Rebi’ul-Evvel ayının 8’inde Mu’temed’in hilesiyle 28 yaşında Samerra’da şahadete erişti.
 
Mezarı:
 Irak’ın Samerra kentinde.
 
Yaşam Dönemi:
1) İmamet öncesi dönem, 22 yıl. (232-254)

2) İmamet dönemi, 6 yıl. (254-260)

Ömrünün büyük bir kısmını zindanda ve gözaltında geçirmiş ve bundan dolayı da Askeri lakabını almıştır.
 
Çocukları:
 İmam Mehdi (a.f)

Ali bin Asim Kufi şöyle rivayet eder: Mevlam İmam Hasan Askeri Aleyhisselam’ın huzuruna müşerref olup selam arz ettim, O hazret selamımın cevabını verdikten sonra buyurdular: Ey Asim’in oğlu! Hoş geldin, otur ve istirahat et, Allah’ın sana merhamet ettiği makam canına sinsin, Ey Asim oğlu! Acaba ayaklarının altında ne olduğunu biliyor musun? Arz ettim: Benim Mevlam ayaklarımın altında bir halı hissediyorum, Allah onun sahibini değerli kılsın. İmam Aleyhisselam buyurdular: Ey Asim oğlu! Bil ki sen şu anda Allah’ın birçok nebi ve resulünün oturduğu halıya ayak basmaktasın. Arz ettim: Ey benim Mevlam! Keşke Dünya’dan gidinceye dek sizin hizmetinizde olabilsem ve sizi asla terk etmesem. Sonra kendi kendime dedim: Keşke gözlerim görseydi de bunları müşahede etseydim. Herkesin batininde olanları bilen İmam Aleyhisselam bana buyurdular: Yakına gel. Yakına gittiğimde mübarek ellerini gözlerime çekti ve Allah’ın izniyle gözlerim hemen görmeye başladı. Daha sonra buyurdular: Babamız Âdem’in ayak izi burası, Habil’in ayak izi, Şeys’in, Hud’un, Salih’in, İbrahim’in, Musa’nın, Davud’un, Süleyman’ın, Hızır’ın, Danyal’ın, Zul karneyn’in Adnan’ın, Abdul Müttalib’in, Abdullah’ın, Ebdu Menaf’ın ayak izlerini birer birer bana gösterdi. Sonra: Bu ceddim Resulullah Sallallahu Aleyhi ve alihi ve sellem’in ve İmam Ali Aleyhisselam’ın mübarek ayak izleridir diye buyurdular. Ali bin Asim diyor ki: Kendimi o ayak izlerinin üzerine atarak onları, sonra da İmam Aleyhisselam’ın mübarek ellerini öptüm ve arz ettim: Ben sizlere ellerimle yardım edebilmekten acizim yapabildiğim tek şey sizlere olan sevgimi izhar edip, düşmanlarınıza düşman olmak ve bulduğum fırsatlarda onlara lanet okumaktır. Ey benin mevlam! Halim nasıl olacaktır? İmam Aleyhisselam buyurdular: Babam ceddimden O’da Hz.Resulullah Sallallahu Aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder. Herkim biz Ehli Beyt Aleyhimusselam’a yardım etmekten aciz kalır ama bizim düşmanlarımıza lanet okur ise Allah onun sesini bütün meleklere duyurur. Herkim bizim düşmanlarımıza lanet okursa melekler onun bu amelini yukarı çıkarır ve düşmanalrımıza lanet etmeyene onlar lanet ederler. Onun sesi her ne zaman meleklere varsa onun için istiğfar eder ve ona selam göndererek derler: Rabb’imiz! Senin dostlarına yardım etmek için uğraşan bu kuluna selam et, şüphesiz ki eğer bunun daha fazlasını yapmaya gücü olsaydı yapmaktan çekinmezdi. Bu sırada Allah-u Teala tarafından şöyle nida gelir: Ey benim meleklerim! Kulum hakkındaki duanızı duydum ve diğer salihlerin ruhlarıyla birlikte bununda ruhuna selam gönderdim, onu beğenilmiş ve seçilmişlerden karar kıldım.   
Kaynak: Bihar-ul Envar c. 50 s. 316 c. 11 s. 33, Meşarik-ul Envar s. 100, Medinet-ul Meaciz c. 7 s. 594

  İMAM HASAN ASKERİ(AS)NİN SİRESİ

  1- Başından Nur Saçması

İmam Hasan Askerî (a.s)’ın cariyesi şöyle diyor:
“İmam Hasan Askeri (a.s) uykuda olduğunda, O’nun başının yanından göğe doğru bir nurun saçtığını görüyordum.”[1]

2- İmam Hasan Askeri (a.s)’ın Yüzüğünün Nakşı


Kef’âmî diyor ki:
“İmam Hasan Askerî (a.s)’ın yüzüğünün kaşının nakşı (yazısı) şuydu:
“İnnellahe şehidun” (Allah Tanıktır).
Bir rivayete göre ise şuydu:
“Subhâne men lehu mekalîd’us- semavati ve’l-arz” (Yer ve göklerin anahtarları elinde olan Allah münezzehtir.)[2]

3- Konuşması

Kâfurî diyor ki:
İmam Hasan Askeri (a.s)’ın özelliklerinden biri de, susmasıydı. Konuştuğunda ise hikmet, ilim ve Allah’ın zikrinden başka bir şey söylemezdi.”[3]

4- Sürekli İbadet Etmesi

Salih b. Ali’nin vekilleri (zindandaki bekçileri) İmam Hasan Askeri (a.s) hakkında) şöyle demişlerdir:
“Gündüzleri oruç tutan, geceleri ibadetle geçiren, konuşmayan ve ibadetten başka bir şeyle meşgul olmayan bir kimse hakkında ne diyebiliriz!”[4]

5- Geceyi, Namaz Kılmak ve Kur’an Okumakla Geçirmesi

Bir rivayette şöyle geçmiştir:
“Ebu Muhammed (İmam Hasan Askerî -a.s-), kendi zamanının en çok ibadet edeni ve Allah’a en çok itaat edeni idi. O, geceleri namaz kılmak, Kur’ân okumak ve Allah’a secde etmekle sabahlardı.”[5]

6- Namazda Kalbiyle Allah’a Yönelmesi

Seyyid bin Tavus diyor ki:
“İmam Hasan Askerî (a.s) namazda, kalbi ve bütün vücuduyla ve varlığı yaratan ve hayat bağışlayan Allah’a yöneliyordu. Namaz kıldığı zaman dünya işleri için kollarını sıvamaz ve onlara önem vermezdi.” [6]

7- Uzun Secdeleri

Muhammed-i Şakirî diyor ki:
“İmam Hasan Askerî (a.s) ibadet mihrabında oturarak secdeye kapanıyor, ben ise uyuyordum. Kalktığımda onu yine secde halinde görüyordum.”[7]

8- Kur’ân Ayetleriyle Terennüm Etmesi

İbn’ul- İmad el-Hanbelî diyor ki:
“İmam Hasan Askerî (a.s), Kur’ân’ın vaade ve vaitleri (müjde ve tehditleri) hakkındaki ayetlerle terennüm (zemzeme) ediyordu.”[8]

9- Allah’a Yaklaştıran Her İbadeti Yapması

Kureşi rivayet etmiştir ki:
“İmam Hasan Askerî (a.s), kendisini Allah’a yakınlaştıran her ibadeti yapıyordu. Müstehap ibadet, namaz veya müstehap oruçların hiçbirini terk etmezdi.”[9]

10- Ey Aziz!

Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki:
“Hasan’ul- Askeri (a.s) duasında şöyle diyor:
“Ey izzetliğinde aziz olan aziz; izzetliğinde aziz olan aziz ne de azizdir! Ey aziz, beni izzetinle izzetlendir; yardımınla bana yardımda bulun; şeytanın vesveselerini benden uzaklaştır; korumanla beni koru; engellemenle düşmanları benden engelle ve beni en iyi kullarından kıl.”[10]

11- Güneş Doğmadan Önceki Duası

Şeyh Tusi (r.a) diyor ki:
İmam Hasan’ul- Askeri (a.s) güneş doğmadan önce şu duayı okuyordu:
“Ey kendisinden önce evvel olmayan evvel! Ey kendisinden başka son olmayan son! Ey kadimliği (ezeliyeti) için nihayet olmayan kayyum (her şeyi ayakta tutan)! Ey izzeti için bir kesintilik olmayan aziz! Ey saltanatında zafiyet olmayan musallat! Ey nimetinin sürekliliğiyle kerim olan! Bu vasıfları ihtiyaçlarımın karşısında sana takdim ediyorum ve Muhammed ve âl-i Muhammed’e salat ve rahmet etmeni istiyorum.”[11]

12- Sabah Duası

Seyyid bin Tavus diyor ki:
İmam Hasan Askeri (a.s) her günün sabahı şu duayı okuyorlardı:
“Ey her büyüğün büyüğü! Ey ortağı ve veziri (yardımcısı) olmayan! Ey güneşi ve nurlu ayı yaratan! Ey korkup sığınak arayanın sığınak ve koruyucusu! Ey bukağılanmış esiri azat eden (kurtaran)! Ey küçük çocuğun (bebeğin) rızkını veren! Ölüme ve kederine, kabre ve vahşetine karşı bana yardımcı ol.”[12]

13- Kunutta Okuduğu Dua

Seyyid bin Tavus diyor ki:
İmam Hasan Askeri (a.s) kunutta şu duayı okuyordu:
“Nimetlerine şükür olarak, onların artmasını isteyerek, şükrü kendisine ve kendisinin yardımıyla halis kılarak, nankörlükten, azamet ve yüceliğini inkâr etmekten kendisine sığınarak hamd olsun Allah’a; o kimsenin hamdı gibi ki, sahip olduğu her nimetin, Rabbi tarafından olduğunu ve kendisine ulaşan her cezanın ise, kendi eliyle işlemiş olduğu kötü suçlardan dolayı olduğunu bilmektedir.”[13]

14- Kunuttaki Duası

Seyyid bin Tavus (r.a) diyor ki:
İmam Hasan Askeri (a.s) namazının kunutunda şu değerli duayı okuyorlardı:
“Ey nuru karanlıkları örten! Ey kutsîyle sert ve sarp yolların toz-dumanı aydınlanan! Ey yer ve göktekilerin kendisine huzu ve huşu ettiği zat! Ey her kibirlenip haddi aşan zorbacının kendisine itaat etmekle boyun eğdiği yüce Allah! Tövbe ederek yoluna tabi olanları bağışla.”[14]

15- Ramazan Ayının Nafileleri Arasında Ettiği Dua

Seyyid bin Tavus, İmam Hasan Askeri (a.s)’ın duasında şöyle dediğini rivayet etmektedir:
“Allah’ım, kesin olan büyük emrinden, hüküm ve takdir ettiğin şeyde, kadir gecesinde hikmetli emrinden halka bağışladığın ve belirlediğin şeyde, beni evini ziyaret eden, hacları kabul olan ve çabaları mükâfat kazanan hacılardan karar kıl...”[15]

16- İmam Hasan Askerî (a.s)’ın Hırzı

Seyyid bin Tavus (r.a) diyor ki:
İmam Hasan Askeri (a.s)’ın hırzı (muskası) şöyleydi:
“Ya uddetî inde şiddetî veya ğavsî inde kurbetî veya munisî inde vahdetî, uhrisnî bi-aynikelletî lâ tenamu veknufnî bi-ruknikellezi lâ yuram.”
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Ey sıkıntıda hazırlığım (dayanak ve gücüm), keder ve üzüntüde sığınağım! Ey yalnızlıkta munisim! Beni, uyumayan gözünle koru ve gevşemeyen kudretinle gözet.”[16]

17- Hizmetçinin Halini Gözetmesi

Hizmetçi Nadir diyor ki:
“İmam Hasan Askeri (a.s), hizmetçilerden biri yemek yediği zaman, yemeğini bitirmedikçe onu konuşmaya mecbur etmezdi.”[17]

18- Ashaba Öğüt Vermesi

Allame Meclisi (r.a) diyor ki:
“Ebu Muhammed (İmam Hasan Askeri -a.s-) sürekli ashabına öğüt verir, ahiret yurdunu onlara hatırlatır ve onları dünya fitneleri ve aldatmalarından sakındırıyordu. Öğütlerinden biri de şuydu: “Siz, kısa müddet ve sayılı günler içerisindesiniz; ölüm ise amansızca geliyor. Kim hayır ekerse, saadet biçer; kim de şer ekerse, pişmanlık biçer.”[18]

19- Sabrı ve Affı

Kureşi diyor ki:
“İmam Hasan Askeri (a.s), insanların en sabırlısı ve öfkesini en çok sindiren idi; kendisine kötülük yapanı ise affediyordu.”[19]

20- Başkaları Açısından İmam Hasan Askeri (a.s)

Ahmed bin Ubeydullah bin Hakan diyor ki:
“Samerra’daki Alevilerden, siret (davranış), sükûnet, vakar, iffet, şeref ve keramette, âilesi ve Beni Haşim yanında Hasan bin Ali (İmam Hasan Askeri –a.s-) gibi birisini görmedim.”[20]

21- İbn-i Şehraşub Açısından İmam Hasan Askeri (a.s)

İbn-i Şehraşub diyor ki:
“İmam Hasan Askeri (a.s) her çeşit ayıptan (noksanlıktan) beri, gaibe emin, yaşlı olmaksızın vakar madeni, (ayıp ve hatalara) göz yuman, eli geniş (cömert), çok hediye veren ve iyi vefa edendi.”[21]

22- İftarı

Davud bin Kasım el-Caferi diyor ki:
“İmam Hasan Askeri (a.s) oruç tutardı; iftar ettiğinde ise biz de onunla birlikte, kölesinin mühürlü bir torbada kendisine götürdüğü yemekten yerdik. Ben de onunla birlikte oruç tutardım.”[22]

23- Asrının Yegâne Efendisi


İbn-i Sabbağ diyor ki:
“İmam Hasan Askeri (a.s), asrındaki insanların efendisi (büyüğü), zamanındaki halkın İmam’ı, sözleri sağlam ve işleri övgüye değer idi. Eğer zamanındaki bilginler kaside olurlarsa, o kasidenin beytinin şahı idi; tozuna yetişilmeyen ilim binicisiydi; ilmin vazıh ve açık olmayan yönlerini açıklayandı; öyle ki kimse o konuda onunla mücadele ve münakaşa yapamazdı; isabetli görüşüyle hakikatleri keşfedendi.”[23]

24- Ashabına Yardımda Bulunması

İshak bin Aban diyor ki:
“...İmam Hasan Askeri (a.s), ashap ve şiilerinin yanına bir adam göndererek onlara şöyle bir mesaj iletiyordu:
“Falan ve filan yere gidin. Gece vakti yatsı namazından sonra falan oğlu filanın evine gelerek beni orada bulabilirsiniz.”
...İmam (a.s)’ın kendisi herkesten daha çabuk oraya giderdi. Ashap ihtiyaçlarını O’na söyler ve O da onları karşılardı.”[24]

25- Esrardan Haberdarlığı

Ali bin Sinan el-Musili, babasından şöyle naklediyor:
“...Bir takım malları İmam Hasan Askeri (a.s)’ın yanına götürüyorduk (Hazretin imametine yakin etmemiz için, O’ndan kesede olan şeylerden haber vermesini istiyorduk.) Malları takdim ettiğimizde: “Bütün mallar bu kadar dinardır; falan oğlu filandan bu kadardır...” buyuruyordu. Mal gönderenlerin hepsinin isimlerini söylüyor ve mühürlerin üzerindeki nakıştan bile haber veriyordu.”[25]

26- İmam Hadi’nin İmam Hasan Askeri Hakkındaki Sözü

İmam Hadi (oğlu İmam Hasan Askeri (a.s) hakkında) şöyle buyurmuştur:
“Oğlum Ebu Muhammed (İmam Hasan Askeri -a.s-), garize (tabiat, içgüdü, huy) açısından, Muhammed (s.a.a) evlatlarının en sahihi, hüccet açısından ise onların en sağlamıdır. O, benim en büyük oğlum ve halifemdir. İmamet ve ahkâmımızın kulpu (bağı) ona yetişiyor.”[26]

27- Hidayet Kandili

Bir rivayette İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle methedilmiştir:
“İmam Hasan Askeri (a.s), yol izlerini aydınlatan (haktan batılı ayırt eden) bir kandildi. O, şaşkınlık ve sapıklık içerisinde kalanları takva ve salaha hidayet ediyordu.”[27]

28- Kalpleri Okuması

Muhammed bin Kasım el-Haşimi diyor ki:

“Bazen İmam Hasan Askeri (a.s)’ın huzuruna varıyordum. Susadığım zaman İmam (a.s)’a saygı için su istemiyordum. Derken İmam (a.s): “Ey gulam (çocuk), ona su ver” diye buyuruyordu. Bazen de kendi kendime: “Kalkıp da gideyim” diyor ve bu konu üzerinde düşünüyordum. Derken İmam (a.s): “Ey gulam, onun bineğini hazırla” diye buyuruyorlardı.”[28]

  

 

 



--------------------------------------------------------------------------------

[1] - Harâic ve Cerâih, c. 1, s. 443.

[2] - Bihar, c. 50, s. 238.

[3] - Hayat’ul- İmam’il- Askerî, s. 20.

[4] - Bihar, c. 50, s. 308.

[5] - Hayat’ul- İmam’il- Askeri, s. 34.

[6] - Hayat’ul- İmam’il- Askerî, s. 34.

[7] - Delâil’ul- İmamet, s. 227.

[8] - Şezerat’uz- Zeheb, c. 2, s. 128.

[9] - Hayat’ul- İmam’il- Askerî, s. 38.

[10] - Uyun, c. 1, s. 62, H. 29.

[11] - Misbah’ul- Müteheccid, s. 360.

[12] - Muhec’ud- Da’vat, s. 277.

[13] - Muhec’ud- Da’vat, s. 63.

[14] - Muhec’ud- Da’vat, s. 62.

[15] - Müsned-i İmam Askeri, s. 181.

[16] - Muhec’ud- Da’vat, s. 45.

[17] - Vesail’uş- Şia, c. 16, s. 518, H. 3.

[18] - Bihar, c. 78, s. 373.

[19] - Hayat’ul- İmam Askerî, s. 39.

[20] - Kâfî, c. 1, s. 303.

[21] - Menakıb-i İbn-i Şehraşub, c. 4, s. 421.

[22] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 432.

[23] - Keşf’ul- Ğumme, c. 2, s. 433.

[24] - Bihar, c. 50, s. 304.

[25] - İsbat’ul- Hudat, c. 6, s. 303.

[26] - Kâfî, c. 1, s. 327.

[27] - Hayat’ul- İmam Askerî, s. 20.

[28] - Harâic ve Cerâih, c. 1, s. 445.

HZ.ALİ NAKİ(AS) HAYATI

Adı:
 Ali (a.s).
 
Lakapları:
 Hadi, Nakî.
 
Künyesi:
 Üçüncü Ebu’l-Hasan.
 
Baba-Ana:
 İmam Muhammed Takî, Semane Hatun.
 
Doğumu:
 Hicretin 212. yılı Zilhicce ayının 15. günü Medine’de doğdu.
 
Döneminin Halifeleri:
 Mutasım, Vasık, Mütevekkil, Muntasır, Mustain, Mu’tez.
 
İmameti:
 34 yıl (220-254)
 
Şahadeti:
 Hicretin 254. yılı, Recep ayının 3. günü 42 yaşında, Abbasî halifesi Mu’tez’in emri ve Mutemed-i Abbasi’nin eliyle şahadete erişti.
 
Mezarı:
 Irak’ın Samerra kentindedir.
 
Yaşam Dönemi:

1) İmamet öncesi dönem, 8 yıl (212-220).

2) Mütevekkil’den önceki halifeler zamanındaki imamet dönemi, 12 yıl (220-232)

3) Mütevekkil (Abbasi halifelerinin onuncusu) ve ondan sonraki halifelerin 14 yıllık hilafetleri zamanındaki imamet dönemi.
 
Çocukları:

1- Hasan b. Ali (İmam Hasan Askeri).

2- Hüseyin (babası ile aynı kubbenin altında metfundur.)

3- Muhammed (Bağdat ile Samirra arasında Beled adındaki kasabada metfundur, türbesi şimdi ziyaretgâhtır ve "Seyyid Muhammed" diye tanınmaktadır.)

4- Cafer (Cafer-i Kezzab diye tanınmaktadır.)

5- Ayşe (İmam Hadi (a.s) tek kızıdır.)

Hz. İmam Hadi (a.s) ölünceye kadar Samirra’da on yıl ve birkaç ay kaldı ve vefat ettiği zaman kırk bir yaşındaydı.

 

      Onbirinci İmam Hz. Hasan Askeri (s.a.), hicri 232 yılı Rebi-üs Sani ayının sekizinci ya da dördüncü günü Medine'de dünyaya geldi. Babası Hz. Imam Ali Naki, annesinin adı Hadis'tir. 23 yaşındayken Allah'ın emri ve babasının vasiyeti üzerine İmam oldu. İmam Hasan Aske-ri (s.a.), degerli babası gibi Samerra Şehrinde askeri bir bölgede gözaltına alınmıştı Bu yüzden de Askeri lakabıyla anılmıştır. Degerli ömrünün bir müddetini de zindanda geçirmistir. Halk, serbestçe o hazretle görüşüp İlminden yararlanamadığı halde O'ndan çok degerli hadisler naklolunmustur. Güzel ahlaki, ilmi ve fazlı hiç bir kimseye gizli degildi.

Hz. İmam Hasan Askeri (s.a.) 28 yıl bu dünyada yaşadıktan sonra hicri 260 yılı Rebi-ül Evvel ayının sekizinde Samerra'da zehirletilerek Şehid edildi ve mübarek naası aynı Şehirde defnedildi.

HZ MUHAMMET TAKİNİN KISACA HAYATI

İMAM MUHAMMED TAKİ (as)'IN KISACA HAYATI


Kimlik bilgisi

Adı :Muhammed
Künyesi:Ebu Cafer
Lakabı:Taki
Baba adı : Ali
Anne adı: Hayzeran
Doğum yeri: Medine
Doğum tarihi: 10 Recep 195 hk.
Peygamber'e (s.a.a) olan yakınlığı: Torunu
Şehadet yılı :Z.kede ayının sonu 220 hk.
Şehadet yeri :Bağdat Irak
Şehadet sebebi : Abbasi halifelerinden Mutesim'in zehirlemesi

     Çocukluk dönemi
    Hz. İmam Rıza aleyhisselam'ın kırk küsur yaşında olmasına rağmen daha bir çocuğu olmaması Şiileri endişelendiriyor; çünkü Resul-i Ekrem (s.a.a) ve geçmiş İmamlar'dan ulaşan rivayetlere göre dokuzuncu İmam'ın  İmam Rıza (as)'nın  oğlu olacağına inanıyorlardı. İşte bu nedenle Allah Teala'nın İmam Rıza aleyhisselam'a bir çocuk vermesini dört gözle bekliyor, hatta bazen İmam'ın huzuruna giderek Allah Teala'nın kedisine bir oğul vermesi için dua etmesini istiyorlardı. O hazret ise onlar teselli ederek şöyle buyuruyordu:"Allah Teala bana, benim mirasçım ve benden sonra İmam olacak bir oğul verecektir."
    Nihayet İmam Rıza (as)'ın haber verdiği gibi hicri 195 de yani İmam  ortalama 47 yaşında iken Allahu Teala bir erkek çocuğu verdi. İmam Taki (as) yedi yaşındayken babası vefat etti ve Allah'ın müminleri imtihan sünneti bir daha gerçekleşti yani İsa (as) kundakta nübuvvet makamına erişmesi  gibi İmam Taki de çocuklukta İmamet makamına erişmişti.
            
    İmamet dönemi
    Değerli babasından sonra Allah'ın emri ve önceki İmamlar'ın bildirmeleri üzerine imamet makamına ulaştı. Babası şehit olurken kendisi Medine'de idi. Me'mun'un emriyle hilafet merkezi olan Bağdat'a getirildi. Zahirde bir çok ilgi ve muhabbet gösterdiler. Hatta Me'mun, kızını İmam'la evlendirip, İmam'ı Bağdat'ta kalmaya mecbur etti. Bu vesileyle İmam'ı içten ve dıştan gözaltına aldı. Bir süre sonra İmam (a.s) Me'mun'dan izin alarak Medine'ye döndü ve Me'mun ölünceye kadar Medine'de kaldı. Me'mun'dan sonra Mu'tasım hilafeti ele geçirince, tekrar İmam'ı (a.s) Bağdat'a çağırttı ve orada göz altında bulundurdu.

     Şehadet
    İmam (a.s) 25 yaşına kadar önce Memun'un sonrada Mutasım'ın konturolü altında yaşadı ama  Kum, Kufe gibi çeşitli  yerlerdeki şiaları ile gizli irtibatını kesmedi bunu farkeden Mutasım İmam'a karşı olan korkusunundan dolayı Onu hanımı aracılığu ile zehirletti ve İmam bu zehirlenme sonucu şehadete ulaştı. .[1]

Sekizinci İmam, Ali Rıza (A.S)

  I14

Sekizinci İmam, Ali Rıza (A.S)


İmam Musa Kazım'dan sonra imamet, vasiyetle büyük oğlu İmam Rıza'ya ulaşmıştır. Bu şanı yüce imam öyle büyük bir makama sahipti ki bu alanda genişçe bahsetmek kitabımızın kapasitesine sığmaz.

İmam Rıza (a.s) hicretin yüz elli üçüncü yılında Medine'de dünyaya gelmiştir. Zamanının en akıllı kadını olan annesi Ümm-ü Veled acemdi.

Nübüvvet vasiliği ve İmamet vasiliği bu yüce zata has olduğu gibi, üzüntü ve belâ dalgaları da bu yüce aileye has olmuştur. Ehlibeyt İmamları'ndan hangisine bakacak olursanız herkesten fazla acı ve musibetlere uğradığını görürsünüz. İmam Rıza'nın (a.s) kendi döneminde çekmediği eziyet ve görmediği zulüm kalmamıştır. Evet, imamet sırası İmam Rıza'ya ve hilâfet sırası da Me'mun'a ulaşınca, Me'-mun'un ilk başta İmam'a gösterdiği saygı akıllara sığmı-yordu. Fakat sırları bilen İmam, işin sonunun ne olacağını da özel imamet ilmiyle biliyordu.

İşte bu nedenle Me'mun, Medine'ye adam gönderip İ-mam'ı davet edince İmam onun davetini reddetti. Fakat Me'mun ısrar edince, İmam Medine'den Horasan'a hareket etmek zorunda kaldı. İmam Merv'e gelince Me'mun, İmam'a hilâfeti kabul etmesini teklif etti. Olayların sırlarına vakıf olan İmam bunu reddetti. Sonunda İmam'dan veliaht olmasını rica etti. İmam da görünüşte kabul etti.

Me'mun kendi kızı Ümm-ü Habibe'yi İmam'la evlendirdi. Bütün bu ilgilere rağmen hak ve hakikatin timsali olan İmam'ın ilim ve hidayet nurlarının yayılmasına dayanamayarak sonunda İmam'ı zehirleyerek şehid etti. Böylece Me'mun adaletle zulmün, ilimle cahilliğin ve hak ile batılın bir yerde yaşayamayacağını bir kez daha ortaya koydu.

Eba Salt b. Salih diyor ki: İmam Rıza, Horasan'a giderken ben o hazretin hizmetindeydim. Beyaz bir katırın üzerinde Nişabur'dan geçiyordu. Bu esnada Horasan'da oturan ilim ehlinden İshak b. Rahiviye, Ahmed b. Harb ve Yahya b. Yahya İmam'ın huzuruna çıkarak şöyle dediler: "Ey Resulullah'ın oğlu! Baba ve dedelerinden duyduğun bir hadisle bizi feyizlendir." İmam onların bu ricasına karşı başını perdeden çıkararak buyurdu ki:

"Ben babam Musa'dan, o da babası Ebu Abdullah Cafer'den, o da babası Muhammed Bâkır'dan, o da babası Ali'den, o da babası Hüseyin'den, o da babası Emirü'l-Müminin Ali'den, o da Resulullah-tan şöyle duymuştur:"

"Kim la ilahe illellah derse benim sağlam kaleme girer ve kim de benim sağlam kaleme girerse, azabımdan emanda olur."

İmam daha sonra şöyle buyurdu:

"Bunun şartları vardır ve bunun şartlarından biri benim." Yani Ehlibeyt İmamları'nın imametini ikrar etmek "Lâ ilâhe illellah"ın şartlarındandır...

İmam (a.s), hicretin iki yüz üçüncü yılında, kırk dokuz yaşında nar veya üzümle verilen zehirle şehid oldu. -Hü-küm Allah'ındır; biz Allah'a ait kullarız.-

O hazretin İslâm âleminin şanlı ziyaretgâhı haline gelen mübarek mezarı, İran'ın şimdiki Meşhed şehrindedir. Dünyada eşi olmayan altınlarla tezyin edilmiş bir türbedir; Allah şeref ve şanını yüceltsin. İmamet mirası, büyük oğlu olan Muhammed Taki'ye ulaşmıştır.
İmam Ali Rıza (a.S)
Rıza lakabıyla tanınan Hz. İmam Ali b. Musa (a.s), yedinci imamın oğludur. (En meşhur rivayete göre) hicretin 148. yılında dünyaya geldi ve 203. yılında da irtihal etti.[1]

Sekizinci imam, değerli babası vefat ettikten sonra Allah'ın emri ve önceki imamların tanıtmasıyla imamet makamına ulaştı. İmamet süresinin bir kısmını Abbasi halifesi Harun'un zamanında yaşadı. Daha sonra bir müddet, onun oğlu Emin ve bir başka bölümünü oğlu Me'mun'un zamanında geçirdi.

Me'mun babasından sonra kardeşi Emin'le anlaşamadı ve bu, bir çok kanlı savaşlara yol açtı. Sonunda Emin öldürülerek Me'mun hilafet kürsüsüne oturdu.[2]

Bu zamana kadar Abbas oğulları halifelerinin siyaseti, Şii seyyidlere karşı baskı ve kanlı bir siyaset izlemekti. Gittikçe de bu baskı fazlalaşıyordu. Bazen Şiiler kıyam edip kanlı savaşlar meydana getiriyorlardı ve bunlar hilafet kuruluşunu zor duruma düşürüyordu.

Ehl-i Beyt'ten olan Şia İmamları ve rehberleri kıyam edenlerle işbirliği kurup onlara katılmadılarsa da toplumun çoğunluğunu oluşturan Şii halk, imamlara, itaati farz bilip, onları Peygamberin gerçek halifeleri olarak tanıyorlardı. Kisra ve Kayser saraylarını andıran ve bir takım fasit kişiler tarafından yönetilen hilafet idaresini de İslami ve kendi imamlarına yakışır bilmiyorlardı. Bu ortamın devam etmesi hilafet için büyük tehlike sayılıyor ve onu şiddetle tehdit ediyordu.

Me'mun, önceki halifelerin yetmiş yıllık sorunları çözemediği eski siyasetlerini bırakıp yeni bir siyasetle bu kıyamları yatıştırmayı düşündü. Yeni siyaset, sekizinci imama veliahtlığı vererek tüm zorluklarını halletmeye çalışmasıydı. Çünkü Şii seyitler de hilafette yer alınca artık kıyam etmezlerdi. Diğer taraftan Şia kendi imamını da, kirli ve pis bildikleri kişiler tarafından yönetilen hilafet idaresine bulaşmış görseler, onlar hakkında sahip oldukları manevi inançlarını yitirir ve mezhebi kuruluşları parçalanır ve böylelikle hilafet tehlikeden kurtulmuş olurdu.[3]

Bu maksatlara ulaşıldıktan sonra da, imamı yok etmekte hiçbir sakınca olmazdı. Me'mun bu maksatlarını gerçekleştirebilmek için imamı Medine'den Merv'e getirtti. İmamı huzuruna çağırıp ilk olarak hilafeti, daha sonra veliahtlığını imama önerdi. Hazret mazeret getirerek kabul etmedi. Fakat çeşitli yollara baş vurarak kabul ettirdiler. İmam (a.s) memleket işlerine, atama ve azletme olaylarına karışmamak şartıyla veliahtlığı kabul etti.[4]

Bu vakıa Hicretin 200. yılında meydana geldi. Fakat çok geçmeden Memun, Şia'nın hızla ilerlemesinden, imama karşı sevgilerin çoğalmasından, milletin hatta kendi ordusundan ve devlet adamlarından bile imama yönelmelerinden bu siyasetin de yanlış olduğunu anladı ve çare aramaya koyuldu. Çareyi imamı zehirleyerek şehit etmekte buldu.

İmam (a.s), şehit olduktan sonra İran'ın şimdi Meşhed denilen Tus şehrinde defnedildi.

Memun, akli ilimlerin Arapça'ya tercüme olmasına çok özen gösteriyordu. İlmi meclisler düzenleyerek çeşitli din ve mezheplere mensup alimlerin tartışmalarını sağlıyordu. Sekizinci İmam da bu toplantılara katılarak çeşitli din ve mezhep alimleriyle tartışıyor ve mübahasa ediyordu. Bu tartışmalar, Şia'nın hadis kitaplarında kayıtlıdır.[5]



--------------------------------------------------------------------------------

[1]- Usul-u Kafi, c.1, s.486. İrşad-ı Müfid, s.284-296. Delail-ul İmame, s.175-177. Fusul-ul Mühimme, s.225-246. Yakubi Tarihi, c.3, s.188.

[2]- Usul-u Kafi, c.1, s.488. Fusul-ul Mühimme, s.237.

[3]- Delail-ül İmame, s.197. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.363.

[4]- Usul-u Kafi, c.1, s.489. İrşad-ı Müfid, S 290. Fusul-ul Mühimme, s.237. Tezkiret-ul Havas, s.352. Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.363.

[5]- Menakıb-ı İbn-i Şehraşub, c.4, s.351. Ahmed b. Ali b. Ebu Talib Tabersi'nin "İhticac" kitabı, Necef baskısı, yıl 1385 H, c.2, s.170-237.


İmam Rıza'nın Kızkardeşi Hz. Masume


Hz. kasume'nin Doğumu

Hz. Masume aleyhaselam, Medine-i Münevvere Şehrinde, hicretin 173. Yılının Zika'de ayının birinci günü dünyaya gelmiştir. [1]

Hz. Masume’nin babası on iki Masum imamlardan Yedincisi İmam Musa Kazım (a.s)’dır. İmam Musa Kazım (a.s) kendi zamanında ilahi ilimlerin taşıyıcısı, yeryüzündeki insanlar arasında ilahi hüccet; ilim, takva, züht ve diğer yüce erdemler yönünden eşsiz idi. Pek az uyur, gecelerini ibadetle geçirir, secde halinde saatlerce Allah Teala ile münacat ederdi. Bir çok geceler tanınmayacak bir şekilde fakirlerin evlerine başvurarak şefkatli bir baba gibi onların evine gerekli olan ihtiyaç maddelerini taşırdı. Gündüzleri ise halkı hakka hidayet etmekle meşgul olur ve zalimler vasıtasıyla tahrife uğramış olan dinin gerçeklerini açıklardı.

İmam Musa Kazım (a.s)’ın halk arasındaki manevi nüfuz ve mevkisine tahammül edemeyen ve onu kendi zalim yönetimlerinin istikrarı için bir tehlike gören zalim Abbasi hükümdarı Harun er-Reşit yıllar boyunca İmam’ı zindanlarda tutmuş çeşitli işkence ve zulümler yapmış ve sonunda da İmamı zehirle şehit ettirmiştir.

Allah’ın salatı ona ve hidayet meşaleleri olan diğer Ehl-i Beyt İmamlarına olsun.

Hz. Masume’nin annesi iffet, iman ve takvasıyla tanınan ve İslami ilimlere vakıf Necme isminde muhterem bir hanımdır. O İslami ilimleri Hz. İmam Cafer Sadık (a.s)’ın hanımı Hamide’den öğrenmiştir.

Hamide şöyle diyor: Necme bizim eve geldiği gün, Peygamber (s.a.a)’i rüyamda gördüm bana şöyle buyurdu:

"Ey Hamide Necme’yi oğlun Musa’yla evlendir. Zira yeryüzünün en iyi insanı ondan dünyaya gelecektir."

Hamide diyor ki ben Resulullah (s.a.a)’in emriyle Necme’yi oğlum Musa’ya aldım ve ondan İmam Rıza dünyaya geldi.

Horasan'a yolculuk

Abbasi halifelerinin yedincisi olan Me'mun, Şia’nın kıyamını önlemek için, Hz. İmam Rıza (a.s)'ı, Medine’den Horasan'a davet etti. Bu hususta, İmam (a.s)'a çok mektuplar gönderdi ve nihayet zorla İmam’ı Horasan'a getirtti. İlk önce (siyaset icabı) hilafeti İmam'a teklif etti; ama İmam (a.s) kabul etmedi. Daha sonra veliaht olmayı teklif etti. İmam (a.s), Me'mun'un hilelerinden haberdar olduğu için yine, ilk önce kabul etmedi, ama daha sonra Me'mun'un ısrar ve tehdidiyle, veliahtlığı, memleketin siyasi işlerine karışmamak şartıyla, zâhirde kabul etti. İmam (a.s) koyduğu bu şartla, Me'mun'un hükümetinden razı olmadığını Müslümanlara anlatmak istedi.

Kum'un büyüklerinden nakledildiğine göre, Memun’un, İmam Rıza aleyhisselam'ı Medine'den Merv Şehrine götürmesinden bir yıl geçtikten sonra, yani Hicretin 201. yılında Hz. Masume aleyhaselam kardeşini görmek için, bir kaç kardeşinin eşliğinde Medine'den Horasan'a doğru hareket etti.[2]

Bu yolculukta Hz. Masume'yle Birlikte Olanlar Bu yolculukta Hz. Masume aleyhaselam, Fazl, Cafer, Hadi ve Kasım isminde dört kardeşi ve bir kaç yeğeni ve bir kaç hizmetçi ile birlikte idi.

Hz. Masume’nin Hastalanması Hz. Masume aleyhaselam'ın, bulunduğu kafile İran'ın Save şehrine ulaştığında, Ehl-i Beyt düşmanları haberdar olup onların kafilesine saldırdılar; bu saldırıda Hz. Masume aleyhaselam'ın kardeş ve yeğenlerinden 23 kişi, vuku bulan çatışma sonucu şehit oldular.

Kum şehrinin halkı bu haberi duyunca yardıma koştularsa da, olay yerine ulaştıklarında artık Hz. Masume aleyhaselam'ın yakınlarından bazıları şehit olmuştu; Hz. Masume aleyhaselam‘da bu olaydan duyduğu hüzün ve üzüntü neticesinde şiddetli bir şekilde hastalanmıştı.

O zaman, Save şehrinin halkı çok mutaassıp idiler; hatta Hz. Ali aleyhisselam'ın evlatlarına karşı kin besliyorlardı. Hz. Masume aleyhaselam, ''Burayla Kum Şehri arasındaki mesafe ne kadardır?'' diye sordular. On fersah diye cevap verdiler. Bunun üzerine ''Beni Kum'a götürün '' dediler. Ve sözlerine şunu eklediler ki: Ben babalarımdan duydum ki ''Kum şehri bizim Şialarımızın yeridir.''[3]

Hz. Masume aleyhaselam, 201 hicri kameri yılının Rebiulevvel ayının 23'de Kum şehrine ulaştılar.

Hz. Masume’yi Karşılama Nakledilen sahih hadislere göre, Hz. Masume aleyhaselam'ın Kum'a girişlerinde, Kum'un büyükleri, onların önünde Musa b. Hazrec ve Kum halkından kalabalık bir grup, Hz. Masume aleyhaselam'ı karşıladılar. Ve bir çok kurban kestiler.

Hz. Masume aleyhiselam'ın Kum'da, bu şehrin büyüklerinden olan Musa b. Hazrec b. Sa'd Eş'ari'nin ricası üzerine onun evine yerleştiler.

Musa b. Hazrec'in evinde olduğu müddetçe, daima kardeşi Hz. Rıza (a.s)'ı hatırlayıp ayrılığından dolayı göz yaşı döküyordu. Hz. Masume'nin bulunduğu ev şimdi "Meydan-ı Emir" mahallesinde "Sittiye" medresesinde bulunmaktadır

Hz. Masume’nin vefat ve defni

Hz Masume, Musa b. Hazrec’in evinde on yedi gün kaldı, ta ki Rebiussani ayının onunda, 201 hicri kameri yılında Kum Şehrinde vefat etti.

Bu nakle göre Hz. Masume, vefat ederken doğumundan 27 yıl 4 ay ve on gün geçmekteydi.[4]

Hz. Fatime Masume aleyhaselam, vefat ettiğinde onu gusl edip, kefenlediler ve sonra Kum’da bulunan Babilan adlı mezarlığa defin ettiler.

Nakle göre, kimin Hz. Masume’nin pak na’şını mezara indireceği hususunda, Saad ailesi arasında ihtilaf meydana gelmiş ve sonunda hepsi, Kadir isimli salih bir yaşlının bu görevi üstlenmesi hususunda ittifak etmişlerdir.

Bu şahsın gelip cenazeyi defin etmesi için ardısıra adam gönderdiklerinde, aniden çölün kumluk tarafından yüzü örtülü iki süvarinin süratle geldiği görülmüştür. Bu iki süvari, Hz. Masume'nin cenazesinin yanına gelip atlarından indiler; cenaze namazını kıldılar, sonra Hz. Masume'nin cenazesini toprağa verdiler ve daha sonra çıkıp gittiler. Ve bunların kim olduğunu kimse anlayamadı.

Musa b. Hazrec, kabrin üzerine hasırdan bir gölgelik dikti, daha sonraları 9. İmam Hz. Muhammed Takî (a.s)’ın kızı Hz. Zeyneb, Kum'a geldi ve o mutahhar mezarın üzerine bir kubbe yaptırdı.[5]

Tarihten anlaşıldığına göre, bugün var olan muhteşem binalardan önce, orada iki kubbe varmış; bir kubbenin altında Hz. Masume'nin mezarı ve Musa Mübarka'nın kızı Ümmü Muhammed'in kabri; ikinci kubbenin altında ise (Musa Mübarka'nın diğer kızı Meymune'nin ve Muhammed b. Ahmed b. Musa Mübarka'nın cariyesi Ümmü Habiben'in mezarları varmış. [6]

Hz. Fatime-İ Masume (a.s)’ın Şahsiyet ve Fazileti

İmam Musa Kazım aleyhisselam’ın, âlime, âbibe, ârife, zâhide, mestûre, muttakiye kızı Hz. Fatıma-i Masume, Allah'ın kendisine bağışladığı yüce bir makam ve mevkiye sahiptir. Kutsal mezarı, Dar'ül müminin olan Kum kentinde yer almıştır. Mukaddes türbesi müminlerin ziyaretgâhı, dua ve zikirlerin icabet yeridir. Ziyaretinin sevabı cennettir.

Ebu’l- Kasım-i Sehab, "Hz. Musa Kazım (a.s)’ın on dokuz kızı olduğunu ve kızlarından sadece, Masume lakabıyla meşhur olan Hz. Fatıma'nın Kum şehrinde defnedilmiş olduğunu yazıyor.

Merhum Hacı şeyh Abbas Kummi (r.a) de şöyle yazıyor: Hz. Musa b. Cafer (a.s)’ın en çok tanınan kızı Hz. Fatıma'dır. Mukaddes mezarı Kum kentindedir. Güzel bir türbesi vardır. Bu mekân Kum halkının göz nurudur. Aynı zamanda Müslümanların zorluklarda Allah’ın rahmetine nail olmak için sığındığı bir yerdir. Sürekli olarak uzak yakın bölgelerden müminler, Fatıma-i Masume (a.s)’ın ziyaret feyzine erişmek için, sefer zahmetine katlanıp Kum şehrine giderler.

Hz. Masume, henüz dünyaya gelmeden önce, İmam Sadık (a.s), Kum şehrini övmüş ve Hz. Masume'nin şahsiyet ve makamını açıklayarak orada defnedileceğini bildirmiştir.

1-Hz. İmam Sadık (a.s) buyurmuştur ki:

"Allah'ın bir haremi vardır ki, o Mekke'dir; Resulullah (s.a.a)'in bir haremi vardır ki, o da Medine'dir; Emir-ül Müminin Hz. Ali (a.s)'ın da bir haremi vardır ki, O da Kufe'dir; bizim de bir haremimiz vardır, o da Kum beldesidir. Benim evlat (torun)larımdan bir hanım orada defnedilecektir ki ismi Fatıma'dır. Kim onu ziyaret ederse, cennet ona farz olur."

Ravi diyor: İmam Sadık (a.s) bu sözü, henüz İmam Kazım (a.s) dünyaya gelmeden buyurdular. [7]

3- Sa'd b. Sa'd şöyle diyor: İmam Rıza (a.s)’dan, İmam Musa b. Cafer (a.s)’ın kızı Fatıma hakkında sorduğumda, İmam (a.s) şöyle buyurdu:

"Kim onu ziyaret ederse, cenneti hakkeder." [8]

4- Hz. İmam Muhammed Taki (a.s)'ın da şöyle buyurduğu rivayet olunmuştur:

"Kim halam (Masume'nin) kabrini Kum'da ziyaret ederse, cenneti hakkeder" [9]

5-Yine Sa'd, İmam Rıza (a.s)’ın ona hitaben şöyle buyurduğunu nakleder:

"Ey Sa'd! Sizin yanınızda bize ait bir mezar vardır." Canım sana feda olsun. İmam Musa Kazım (a.s)'ın kızı Fatıma'yı mı söylüyorsunuz? dedim. İmam, (a.s) "Evet" buyurdular. "Kim onu, hakkını tanıyarak ziyaret ederse, cenneti hakkeder." [10]

Hz. Masume’den Nakledilen Hadisler

Hz. Masume’nin özelliklerinden biri, onun İslami ilimlere vakıf oluşudur. Bu nedenle, bir takım hadislerin senedinde Hz. Masume’nin isminin geçtiğini görmekteyiz. Bu hadislerden elimize ulaşmış olanların az olmasına rağmen, yine de Hz. Masume’nin ilmi makamını göstermek için yeterlidirler. Biz burada bu hadislerden birini örnek olarak naklediyoruz:

...Hz. Musa b. Ca’fer’in kızları Fatime, Zeyneb ve Ümmü Külsüm dediler ki: Cafer b. Muhammed’in kızı Fatıma bize rivayet etti, Ali b. Hüseyin’nin kızı Fatıma rivayet etti, Hüseyin b. Ali’nin kızları Fatıma ve Sekine rivayet ettiler: Hz. Fatime-i Zehra’nın kızı Ümmü Külsüm; o da Resulullah’ın kızı Fatıma’dan (kendi annesinden) şöyle dediğini rivayet etmiştir:

"Acaba siz, Resulullah’ın Gadir-i Hum’da dediği şu sözü unuttunuz mu? Ben kimin mevlası isem, Ali de onun mevlasıdır. Resullah’ın şu sözünü unuttunuz mu? (Ey Ali) senin bana nisbet; mevkiin, Harun’un Musa’ya olan mevkii gibidir."[11]

Hz. Masume (a.s)’ın Mezarının Yapımı

Daha önce değindiğimiz gibi, Hz. Masume'nin cenazesi hicretin 201. yılında eski adı "Babilan" olan yere defnedildikten sonra mezarın üzerine hasırdan bir gölgelik bir süre sonra da sade bir kubbe yapılmıştır. Tarihten anlaşıldığına göre Hz. Masume'nin mezarı, Hicretin 413. yılında güzel çinilerle süslendi. Hicri 525’de eski kubbeyi söktürüp yerine muhteşem bir kubbe yaptırıldı ve kubbe güzel çinilerle döşettirildi.

Hicretin 925. yılında da haremin kuzey kısmının eyvanı yaptırılarak, eski avlunun planı hazırlandı ve mezarın üzerine çiniden bir zarih (şebeke) yaptırıldı.

Hicretin 1077. yılında, kabrin üzerine beyaz çelikten bir zarih (şebeke) yaptırıldı; 1275 yılında çelik zarih gümüşle kaplatıldı. Şimdiki zarih ise, 1328 Hicri Kameri yılında, tümü gümüş olarak yapılmıştır. Şöyle ki eski zarihte olan 5000 halis miskal gümüşe, türbe’nin hazinesinde bulunan 43000 miskal halis gümüş eklenerek bugünkü zarih yapılmıştır.[12]

Hicri 1218'de kubbe altınla kaplatıldı. 1239 yılında Balaser mescidi (kabrin baş tarafındaki cami) yapıldı. 1276 yılında da eski bahçenin eyvanı altınla kaplatıldı.

Hicri 13. asrın sonlarında yeni avlunun planı hazırlandı ve yapımı Hicri 1303. yılında tamamlandı.[13]

Hz. Masume’nin mukaddes mezarının bulunduğu muhteşem bina, birbirine bitişik ve büyük kapılarla birbiriyle ilişkili üç avluyla çevrilidir. Bu avluların ikisi Hz. Masume’nin mezarlığına ait eski ve yeni avlular olup bunların etrafı medrese usulü hücrelerle çevrilidir. Hücrelerin ön cephesi çinilerle kaplıdır bu çinilerin üzerine Ehl-i Beyt’in methiyle ilgili çeşitli şiirler yazılıdır. Diğer avlu ise, Hz. Masume’nin mezarına bitişik olan Mescid-i A’zam aittir. Büyük avlunun ve Mescid-i Azam’ın avlusunun ortasında iki büyük havuz bulunmakta ve avluların diğer yerleri ise büyük düz siyah taşlarla döşenmiştir.

Türbenin asıl bölümünün üzerinde altın kaplı büyük bir kubbe ve çini döşeli dört büyük minare bulunmaktadır. Kabri içine alan şebeke de altın kaplı büyük kubbenin altında yer almaktadır. Bu bölüme bitişik olan diğer üstü kapalı alanlar ziyaretçilerin çeşitli ibadi amellerini yerine getirebilmeleri için, gerekli sahayı sağlayan, Tabatabai, Mutahhari, Balaser ve A’zam mescitleridir. Binanın iç duvarlarının yukarı bölümlerinde ise çiniler üzerine yazılmış bir çok hat eserleri mevcuttur. Bunlarda genelde Kur’an-ı Kerim’den bazı sure, ayet ve Resulullah’ın Ehl-i beyt hakkındaki hadisleri yazılıdır.

Örneğin: Hz. Masume'nin kabrinin çevresindeki çinilerin üzerine yukarıdan aşağıya kadar, Kufi hattıyla Yasin, Tebareke, Gaşiye ve Kadir sureleri yazılmıştır. Mezarın mihrab şeklinde olan üst kısmının etrafında Ayet'el Kürsi yazılı olup, ortasında ise şu söz yer almıştır:

"Musa b. Cafer'in kızı Fatime, 201. yılında vefat etmiştir. Mübarek zarihini ise, Muzaffer b. Ahmed b. İsmail yaptırmıştır. Bu yazıyı Muhammed b. Tahir 2 Recep H. 652. yılında yazmıştır."[14]

Küçük avluya açılan altın eyvanın duvarındaki çivit renkli çininin üzerine, Ehl-i sünnet alimleri tarikiyle nakl olunan bir hadis süls hattıyla yazılıdır. Bu hadisi burada nakletmekte yarar görüyoruz:

Ehl-i Sünnetin alimlerinden olan Zemahşeri "Keşşaf" tefsirinde ve "Sa'lebi"' "Keşf'ül Beyan" tefsirinde, Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduğunu rivayet ediyorlar:

"Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in (Ehl-i Beyt)'in sevgisi üzere ölürse, şehit olarak ölmüştür.[15] Bilin ki, kim Âl-i Muhammed'in sevgisi üzere ölürse, günahları bağışlanmış olarak ölmüştür.

Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, kamil imana sahip bir mümin olarak ölmüştür.

Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, ölüm meleği ve daha sonra da Nekir ve Münkir onu cennetle müjdelerler.

Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, süratle cennete gider.

Bilin ki, kim Muhammed ve Âl-i Muhammed’in sevgisi üzere ölürse, Allah-u Teala onun kabrinden cennete iki kapı açar.

Bilin ki, kim Muhammed ve Âl-i Muhammed'in buğzu üzere ölürse, kıyamet günü iki gözünün arasına "Allah'ın rahmetinden ümitsizdir" yazılmış olduğu halde gelir.

Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in buğzu üzere ölürse, kafir olarak ölmüş olur.

Bilin ki, kim Âl-i Muhammed’in buğzu üzere ölürse, cennet kokusunu alamaz." Şüphesiz Resulullah (s.a.a) doğru buyurmuştur. [16]

Hz. Masume'nin Kabrinin Bulunduğu Kum Şehri

Müslümanlar Kum beldesini, Hicret'in 23. yılında fethetmiştir.

Kum'un fethedilmesiyle, Arap Müslümanları bu bölgeye ilgi duymaya ve gidip gelmeye başlamışlar.

Abdulmelik b. Mervan'ın[17] hilafeti döneminde, (Hicri birinci asrın ikinci yarısında) Ehl-i Beyt’e bağlılıklarıyla tanınmış olan Eş'âr oğulları,[18] Abdülmelik'in zalim hükümetinin egemenliği altından kaçıp, Kum bölgesine sığınmış ve yavaş yavaş Kum'u kendi egemenlikleri altına almışlardır.

Eş'ariler'den Kum'a gelen ilk şahıslar şunlardır: Abdullah b. Sa'd, Ahvas, Abdurrahman, İshak ve Naim.

Sonra bunların akraba ve yakınları da Irak'dan hicret edip Kum'a yerleşmişlerdir.[19]

Zalim halifeler, tarih boyunca, bu şehire fazla ilgi duymayıp onun kalkınmasına önem vermemişlerdir. Bu yüzden Kum, Hicri ikinci asrın sonlarına kadar İsfahan'a bağlı kalmış ve bağımsız bir hakimi olmamıştır.

Bu durum Haruner- Reşid[20] zamanına kadar devam etmiştir; nakledildiğine göre, Harun'un hilafeti döneminde, Kum'un tanınmış şahsiyetlerinden olan, Hamza İbn-i Yesa' Harun'dan, Kum'un İsfahan'dan ayrılıp müstakil bir vilayet olmasını istedi. Harun, bu öneriyi kabul edip, bu hususta ona gereken yetkiyi verdi. O da çok çaba sarf ederek Kum'un sınırını, ziraat yerlerini ve vergilerini belirledi.

Kum halkının Ehl-i Beyt mektebine tabi olmaları, gasıp Harun Reşid hükümetinin Kum halkına sert davranmasına sebep olmuş ve neticede halk ile devlet güçleri arasında, bir çok kez çatışmalar çıkmıştır. Ama, Harun'un bütün çabalarına rağmen Kum halkı, Ehl-i Beyt mektebine olan bağlılıklarını korumuşlardır. Çünkü, Ali (a.s) ve Ali evlatlarının (a.s) sevgisi, onların kalplerinin ta derinliklerine yerleşmiştir[21].

Kum kenti takriben iki asır boyunca (İkinci asrın yarısından dördüncü asrın yarılarına kadar) günden güne genişleyip halkı gittikçe artmış. Ama o dönemden sonra muhaliflerin baskısı neticesinde Kum, onarım bakımından günden güne gerilemiş, halkı zalim halifelerin şiddetli baskılarına maruz kalmıştır.

Ama bütün bunlara rağmen Kum Şehri, daima Ehl-i Beyt (a.s) mektebinin izleyicilerinin merkezi olmuş ve bu konumunu bugüne kadar da sürdürmüştür. Ehl-i Beyt dostlarından Kum'a gelen herkes, tam bir güvenlik ve izzet içerisinde yaşamıştır.

Kum’un bu konumu yüzünden; İmam Muhammed Taki (a.s)'ın bir kaç evladı ve diğer masum İmamların torunlarından bir kısmı Kum'a gelip yerleşmişlerdir.

Şah Abbas döneminin ünlü yazarlarından olan "Ahmed Razi", Kum hakkında geniş bir kitap yazmış ve kitabında Kum toprağının, masum imamların evlat ve torunlarından yaklaşık 444 kişiyi kendi bağrında bulundurduğunu kaydetmiştir.

Günlerin ve gecelerin bir olmadığı, ayların birbirinden farklı olduğu, günlerden birinin bayram ve şenlik günü, diğerinin ise uğursuz sayıldığı gibi, yer ve şehirlerden bazıları da özel bir değere sahiptir.

İmam Sadık (a.s)’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

Allah’ın selamı, Kum ehline olsun. Allah, şehirlerine bol yağmur yağdırsın; bereketini onlara indirsin ve kötülüklerini iyiliğe dönüştürsün. Onlar, rüku, secde ve kıyam (ibadet) ehlidirler. Onlar, düşünen fakih ve alimdirler. Onlar, İmamların söz ve rivayetlerini iyice anlarlar ve Allah’a hakkınca ibadet ederler.[22]

Hz. İmam Musa Kâzım (a.s)’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

"Kum, Muhammed’in Ehl-i Beyt'inin (a.s) yuvasıdır; onların Şiasının meskenidir; fakat onların gençlerinden bir grup, babalarına karşı çıkacaklar, büyüklerini küçümseyip alay etmelerinden dolayı helak olacaklardır. Bununla birlikte Allah-u Teala, düşmanların şerrini ve her çeşit kötülüğü Kum ehlinden uzaklaştıracaktır."[23]

Eh-i Beyt İmamlarından şöyle rivayet edilmiştir:

"Eğer Kum'lular olmasaydı, din zayi olurdu (yok olurdu.)" [24]

Muhaddisi Kummi şöyle diyor: Ehl-i Beyt'in haremi, Al-i Muhammed'in yuvası, Cebrailin ayak bastığı yerdir. Dar-ül iman olan Kum beldemiz, mevlamız İmam Ebu’l- Hasan er-Rıza (a.s)’ın mübarek kademleriyle şeref buldu; izzet ve azameti daha da arttı. Sekizinci İmam Rıza (a.s)’ın Kum'a gelişi ceddi Resulullah (s.a.a)'in Medine-i Münevvere’ye gidişi gibidir. Şöyle ki; Resulullah (s.a.a) Medine'ye girdiğinde, Medine halkı Hazret'in devesinin yularını tutup, her birisi Resululullah (s.a.a)'i kendi evine götürmeye çalışıyordu. Resulullah (bu durumu görünce şöyle buyurdu): "Deveyi serbest bırakın. O deve kimin kapısının önünde diz çökerse, ben orada konaklayacağım." Devenin yularını serbest bıraktılar. Deve, Medine şehrine girip, halkın en fakiri olan Ebu Eyyub-i Ensarî'nin evinin önünde diz çöktü. Böylece Resulullah, (s.a.a) o eve teşrif ettiler. Kum halkı da İmam Rıza’yı evlerine davet ettiklerinde, İmam (a.s) Peygamber (s.a.a) gibi davrandı.

Kum halkına onur vesilesi sayılacak şeylerden biri de, Ehl-i Beyt (a.s) adına çok tarla, su kaynağı ve yer vakıf etmeleridir. Mallarının humuslarını, İmamlara göndermede asla ihmalkârlık etmemiş ve bu konuda önde gelmişlerdir. İmamlar da, onlardan bir çoğuna bir takım hediyeler göndererek onlara lütufta bulunmuşlardır.

Dipnotlar:

[1]- Vesilet-ul Masumiyye s.65

[2]- Şeyh Abbas Kummi, Muntehel amal s.161

[3]- Sakkazade Tebrizi, "Deryay-i Suhen".

[4]- Vesilet-ul Masumiyye, 66

[5]- Sefinet-ül Bihar, c.2, s.376

[6]- Tercüme-i Tarihi Kum, s.214

[7]- Sefinet-ül Bihar, c.2, s.436

[8]- Uyun-ü Ahbar'ir Rıza, c.2, s.267

[9]- Sefinet-ül Bihar, c.2, s.376

[10]- Sefinet-ül Bihar, c.2, s.376

[11]- El Gadir c.1, s. 197

[12]- Tarih-i Kum s. 77.

[13]- Rahnimay-i Kum, s.32,40. Kum ra beşinasit, s.50.

[14]- "Rahmümayi Kum" kitabı ve diğer güvenilir kaynaklara bakınız.

[15]- Sevgi üzere ölmekten maksat, hayatını onların sevgisi üzere tanzim edip, hayatının sonuna kadar bunu sürdürmektir.

[16]- Tefsir-ül Keşşaf, c.4, s.220

[17]- Abdülmelik b. Mervan, zalim Emevi halifelerinin beşincisidir. Hicri 65 den 86 ya kadar hilafeti sürmüştür.

[18]- Eş’ar oğulları aslen Yemenlidirler; bu kabileden Medine’ye gelip Müslüman olan ilk şahıs Malik b. Amir el Eş’ari olmuştur. Onun oğullarından biri Saip ve bir diğeri ise Abdullah idi; Saip, Muhtarın özel yaranındandı ve onunla birlikte de öldürülmüştür. Abdullah’ın, Saad adında bir oğlu var idi. Saad’ın, İmam Sadık aleyhisselam’ın talebelerinden sayılan on iki oğlu olmuştur. Kum’a ilk gelen Eş’ariler, bu on iki kardeşten beşidir. Bu soydan, Ehl-i Beyt İmamlarının ashabından sayılan veya onlardan hadis nakleden yüzü aşkın büyük şahsiyet ve ravi tarih kitaplarında kaydedilmiştir.

[19]- Mu’cem’ul Buldan, Kum kelimesi

[20]- Harun- Reşid, Abbasi halifelerinin beşincisidir. Hicri 170. yılından, 193. yılına kadar hilafeti sürmüştür.

[21]- Kumra Beşnasit, s. 38,39.

[22]- Bihar-ul Envar c. 60, s. 228.

[23]- Sefinet-ül Bihar, c. 2

[24]- Bihar-ül Envar, c. 60, s. 217

İbrahim bin Muhammed İmam Rıza Aleyhisselam’ın hizmetçisi olan babasından İmam Kazım Aleyhisselam’ın babaları vasıtasıyla Hz. Muhammed Sallallahu aleyhi ve alihi ve sellem’in şöyle buyurduğunu nakleder: Her kim Allah’ın ona yüz çevirmesini istemiyor ve Allah’ı böyle mülakat etmek istiyorsa ey Ali! Senin velayetini kabul etmesi gerekmektedir. Her kim Allah’ın kendisinden razı ve hoşnut olmasını istiyorsa ve Allah’a böyle varmak istiyorsa evladın İmam Hasan Aleyhisselam’ı da sevmelidir. Her kim Allah’ı hiç bir korku ve vahşete kapılmadan mülakat etmek istiyorsa diğer oğlun İmam Hüseyin Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’ı günahlarından temizlenmiş olarak mülakat etmek istiyorsa Ali bin Hüseyin (İmam Seccad) Aleyhisselam’ı sevmelidir. O Allah’ın hakkında şöyle buyurduğudur: Siymahum fiy vucuhuhimmin eseris sucud. Simalarında secdelerin eseri görünmededir. Fetih- 29Her kim Allah’ın ona vermiş olduğu nimetlerle gözü aydın olarak Allah’a varmak istiyorsa Muhammed bin Ali (İmam Bagır) Aleyhisselam’ı sevmesi gerekir. Her kim Allah’ı amel dosyası sağ eline verilmişlerden olarak mülakat etmek istiyorsa Cafer bin Muhammed (İmam Sadık) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’ı pak ve tertemiz olarak mülakat etmek istiyorsa Musa bin Cafer (İmam Kazım) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah-u Teala’yla hoşnut olarak mülakat etmek istiyorsa Ali bin Musa (İmam Rıza) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’ı yüksek derecelerde ve günahları sevaplara dönmüş olarak mülakat etmek istiyorsa Muhammed bin Ali (İmam Cevat) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’a hesabı kolayca alınmış ve onun çekinenler için karar kıldığı genişliği gökler ve yerlerin büyüklüğünce olan Berrin cennetine girmiş olarak varmak istiyorsa Ali bin Muhammed (İmam Hadi) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’ı doğrulardan olarak ziyaret etmek istiyorsa Hasan bin Ali (İmam Askeri) Aleyhisselam’ı sevmelidir. Her kim Allah’ı imanı kâmil ve güzel bir İslam üzere mülakat etmek istiyorsa Hüccet bin Hasan (İmam Mehdi) Aleyhisselam’ın velayetine sahip olması gerekir. Onlar hidayet önderleri, takva ve paklığın nişaneleridirler. Her kim bunların velayet ve sevgisiyle ölürse ben Allah tarafından o kimsenin cennetine kefilim.
Kaynak: Bihar-ul Envar c. 36 s. 296, Fezaili İbni Şazan s. 166